İki katlı bir evimiz var, babam bıkmadan usanmadan o evin çatısıyla uğraşıyor, işi zor oraya da bir şeyler ekiyor. Sonra bir gün bahçeye, çatıya domates, biber değil kalın poşetlere sarılmış kitaplar ektiklerini görüyorum. Kitap büyür mü hiç? Okunduğunda okuyanı büyütür ama dikilen kitap bir ağaç gibi meyve vererek büyüyebilir mi? Babamınki beyhude bir çaba gibi geliyor bana, sonucu bekleyip görmeye karar veriyorum.
Salonda bir soba yanıyor, demek ki mevsim kış. Annem etrafına yaklaşmamızı yasaklamış. Olsun ben yaklaşsam da bir şey olmaz. Babamlar ya evde değiller ya da yine bir yere kitap ekiyorlar. Babamın ekmeyi unuttuklarından bir kaçını buluyorum, etrafta kimse yokken onu boyum kadar olan sobaya tıkıştırmaya çalışıyorum. Ve o kitap artık sobada. Ben ömrü hayatımda o sobada yanan kitabın ateşinde ısındığım kadar ısınmadım. İçimde bir "ohh" var. Ne de olsa babamı bir kitap ekmekten, hapse girmekten kurtarmışım. Savaş kazanmış komutan kadar muzafferim. Babam yedi yirmi dört kitap ekiyor, yazık biraz dinlensin! Tam o sırada odaya babamlar giriyor ve ben sobanın kapağını kapatmayı beceremediğimden, belki evi de yakmak üzereyken enseleniyorum. "Anaaa" sesleri yükseliyor, eyvah diyorum ne yaktığımı bilmezliğimin çaresizliğiyle. Belki de babam için çok önemli bir şeydi de benim yüzümden şimdi başı belaya girecek diye, yengemin deyimiyle "dünya güzeli yüzümle" şaşkın, ürkek, tırsık onlara bakıyorum. Yok kızmayacak gibiler de ikide bir "ana ana" diyorlar. Anne deseler anlayacağım da bunlar "ana" dedikçe ben" anaaa bu kız ne halt etmiş?" şeklinde algılıyorum, masanın altına doğru geri geri ilerliyorum. Bir iki daha "ana" deseler, ağlayacağım. Gülüşüp bana sarılıyorlar. Daha sonra öğreniyorum ki Maksim Gorki'nin "Ana" sını sobaya atmışım. Bizimkiler benim yaptığım eyleme değil, kitaba "ana" diyip duruyorlarmış. Ben o zaman aralarında en kalın kitap olduğu için en tehlikeli olanın o olabileceğini düşündüm zaar.
O yıllarda ev sahiplerinin oğulları gelmezse kızlarının Almanya’dan gelmesi modası vardı. Bizim ev sahibinin de olmayan oğlunun Alamanya'dan geleceği tuttu, evden çıktık. Babamın ektiği kitaplar boy atıp meyve verdi mi bilinmez. Gitmedim, görmedim. Yıllar sonra bir keresinde o güzelim evin yıkılıp yerine apartman yapıldığını duyduğumda aklıma yine aynı soru aynı korku geldi. Ekilen, dikilen kitaplar ortaya çıktıysa arar bizi bulur, babamı içeri alırlar mıydı? Gerçi artık babam hayatta değildi. Belki de ektiği ama meyve verdiremediği kitaplarının derdinden erkenden aramızdan ayrılmıştı.
Babamlar kitap eker, annem Alevilikle ya da solla ilgili bir konu geçtiğinde bizi sıkar, kaş göz ederdi. Zaten kadın bir süre sonra otomatiğe bağlamış, "a" ile başlayan tüm kelimelerde kaşı gözü ayrı oynar olmuştu. Sonra biz kitaptan korktuğumuz gibi bir dönem de Alevi-solcu olmaktan korktuk. Sonra onlar geldi, Sivas'ta bizi yaktılar. Biz yine korktuk, onlar hep korkuttu. Onlar hala korkutuyor, biz hala korkuyoruz!
Mehlika Tatar Turgut