
Hayatın bana ne vereceğinden, benden neleri alacağından habersiz.
Belki hayatın bir elinde mutluluk, diğer elinde umut vardı.
Ben ise daha yolun başında, hangisinin bana düşeceğini bilmiyordum.
Mutluluk mu?
Yoksa mutluluğa duyulan umut mu?
Şimdi geriye dönüp baktığımda, hayatın bana yalnızca aldıklarını değil, verdiklerini de görüyorum.
Beş yaşımdaydım…
1967 yılında annem Havva'yı, kardeşlerim Şekernaz ve Gülnaz'ı dünyaya getirirken kaybettim.
Bir çocuk annesini kaybettiğinde, ölümün ne olduğunu anlayamaz. Sadece bir şeylerin eksildiğini hisseder.
Sonra 1974…
Erzurum Çocuk Yurdu'na bırakmak zorunda kaldığımız ikiz kardeşlerimin ölüm haberi geldi.
1977'de abim Ali Haydar'ı,
1979'da babam Niyazi Türkmen'i kaybettim.
Hayat, daha çocukluğum bitmeden bana vedaları öğretmişti.
Ama hayat sadece almadı benden.
Yıllar sonra bana sevmeyi, yuva kurmayı,
bir insanla hayatı paylaşmayı da öğretti.
Ayşegül çıktı karşıma.
Birlikte güzel bir hayat kurduk.
Ve hayat bize iki güzel kız evlat verdi.
Kızlarım, benim için hayatın bütün zorluklarına karşı yazdığı en güzel cevaptı.
Onların büyüdüğünü görmek, bir babanın mutluluğunu yaşamak, sonra onların kendi yuvalarını kurduğunu görmek…
Hayatın insandan aldıklarının yanında, ona yeniden umut verebileceğini gösterdi bana.
Sonra torunlar geldi.
Hayat, eksilen yerlerimin üzerine yeni sevgiler koydu.
Ben de anladım ki insanın hayatı yalnızca kaybettikleriyle ölçülmüyor.
Bazen hayat, bir yerden alırken başka bir yerden sana yeniden yaşam sevinci veriyor.
Ta ki…
Beş yıl önce Ayşegül'ü kaybedene kadar.
Bazı kayıpların üzerinden yıllar geçiyor ama insanın içindeki yeri değişmiyor.
Ayşegül'ün ardından hayat yine akmaya devam etti.
Ben de devam ettim.
Çünkü artık biliyordum:
Umut, acının hiç olmayacağına inanmak değildir.
Umut, acıya rağmen yaşamaya devam
edebilmektir.
Kızlarına ve damatlarına bakıp “Hayat devam ediyor” diyebilmektir.
Torunlarının gülüşünde yeniden yarını görebilmektir.
Kaybettiklerini kalbinde taşırken, elindekilerin kıymetini bilmektir.
Bugün dönüp o akıntıya baktığımda, hayatın bana verdiği cevabı daha iyi anlıyorum.
Ben mutluluğu da gördüm.
Acıyı da…
Sevgiyi de.
Kaybı da…
Ama bütün bunların arasında hep bir şey kaldı:
Umut.
Bir zamanlar akıntıya kapılmış, nereye gittiğimi bilmeden gidiyordum.
Şimdi ise biliyorum.
Akıntı beni nereye götürürse götürsün, ben yaşadıklarımı, sevdiklerimi, kaybettiklerimi ve bana bırakılan güzel izleri taşıyorum.
Ve hâlâ yarına bakabiliyorsam…
Hâlâ kızlarımın, damatlarımın , torunlarımın, ablalarımın , kardeşlerimin ve tabi ki siz dostlarımın gülüşünde hayatı görebiliyorsam…
Hâlâ içimde küçücük bir “belki” varsa…
Demek ki hayat bana en büyük hediyesini vermiş:
Umut.
Çünkü bazen mutluluk, hayatın bize verdiği güzel günler değildir.
Bazen mutluluk;
Bunca kaybın ardından hâlâ sevebilmek,
hâlâ gülümseyebilmek,
hâlâ bir çocuğun gözlerinde yarını görebilmek
ve bütün yaşanmışlıklara rağmen
“Ben daha bitmedim” diyebilmektir.
Ben hâlâ akıntının içindeyim.
Ama artık korkmuyorum.
Çünkü biliyorum:
İnsan umudunu kaybetmediği sürece, hayatın akıntısı onu nereye götürürse götürsün, hikâyesi devam eder.
Ali Cemal Türkmen






