kara zindan
Zindan
Zindan
şahinim;
yüce dağ başında uçan şahinim
pervane dönerim zulüm üstüne
alları giymişim halaya durmuşum
elimde mendilim halay başıyım
ahu gözlerimde yaş göremezsin
zılgıtlar duyarsın dinlersen beni
şahinin avazı sesimde yankır
kartal penşesinde çalım atarım
filintamı çekmişim mavzer eşine
okumu çekmişim yayım gerili
hıncım taşı delen sihirli mızrak
bilincime deli öfkemi katmışım
İçin için yanarım;
Hêvîdarîya min tuneye;
Şaxaekî min jî,
Tehlaîya kendavik de,
Ji xeyrî gelan tu kesî jî min re nema.
Bi bizmarî,
Dilê min de çikya,
Hêvîyên min ên şikestî…
Serî lê daninan xişmên û wîjdanên kor,
Bi destên camêrî de hêşîn de,
Tevî bi hemû dêlan,
Sekinindina min a asê, zû de meşîya ser roja gewez.
Bihuşt û horî…
Jî ne talaşa mine ,
Perestgehên lê îbatet lê tên kirin jî…
Bi salane bê tirs wan keda min xerc kirin,
Bila be, ma ê pirs nekin? “ Ma ev dadîye, an jî dad e?”
Geldi, geçiyor şu kısa ömür
Seneler, günler tükeniyor
Hep karda, boranda kaldım
Asla, bana hiç gün doğmuyor
Tez gel sevdiceğim, ne olur
Ayaz yüreğime işliyor
Tüm dallarım gülsüz, çiçeksiz
Akan gözyaşlarım dinmiyor
Baharım hazan, yazım hep kış
Perişanım, halim yaman
Bağım, bahçem çöle döndü
Gittiğim her yer sistir, duman
Bülbüller yasta, bağım viran
Ne akasyam ne açelyam var
Çileli ömrüm paramparça
Garip gönlümde ah û zar var
Takvim 27 Mayıs 2013 Pazartesi gününü gösterdiğinde gece on sıraları beklenmeyen bir şeyler oldu ülkemizde; her şeyin bir anda alabora olduğu bir deprem fırtınasıydı başlayan. Aslında hep beklenen ama gelişine hiç hazır olmadığımız ‘deprem ‘. Önce bir duvar yıkıldı. Gezi Parkı’nın Asker Ocağı Caddesine bakan yerde… Zincirin en zayıf halkası olmalıydı bu duvar. Ardından beş ulu ağaç köklerinden söküle söküle devrildiler; yıllardır dik durdukları parkın üstüne, yattılar boylu boyunca. Düşerken yer yarıldı, gök kubbe inim inim inledi. Yeditepe’de yankılandı sesleri.
Zordur işin esmezse rüzgâr
Gurbetin olur iki adım ötesi
Varabilmek için sevgilinin tenine
Gider gelir-gelir gidersin
İki adımlık yolda tükenirsin
Acı vurursa canına
Çığlığını sererse dağlara sevgili
Türkü türkü durursa sesi kayalarda
Dayansın dizlerin
Dayanabilirse
Ve eğer
Yüklenirse üstüne
Karanlığın insafsızca öfkesi
Divane dolanırsın gül kokusu
Döner durursun başına çaresizliğin
Gider gelir-gelir gidersin
İki adımlık yolu
Gurbet gurbet tükenirsin
Annesi, Kıymet Hanımla tanıştım. Güleç yüzlü, etine dolgun. Dereden yana, küçük, cennet gibi bir evleri var. Bir de güllü, çiçekli bahçe… Kızıl, turuncu, mavi... Girişte yüklü bir ayva ağacı.Münir'ün babası, öğretmen emeklisi, Sait Efendi. Yıllar önceden bırakmış annesini. Nur topu gibi iki de oğlan… Sebebi bilinmez. Ben gibi birine de aha demeye denmez ki...
Burası Vartinik-Mirik Mezrası
Geceyi titreten İbrahim’in sesi
Uyan işçi-köylü halkın ordusu
Şu pusuya yatanlar kimin nesi
Düşman geldi kapıya dayandı
Ali Haydar gitti daha gelmedi
Oy dumanlı yüksek dağlar oy
Mirik karlı,Mirik derin yaralı
Geceyi delen o kör kurşunlar
Bedenleri siper olan o canlar
Diren işçi köylü halk ordusu
İbom vuruldu heryanı yaralar
Dağlar karalı,gönüller yaralı
Şivan kurdu dağların maralı
Ötmüyor keklikler hep yaslı
Diren yiğit diren oy önder yaralı
Pazar günü... Market kalabalıktı. Hani market alışverişini de çok sevdiği söylenemezdi doğrusu. Alışveriş bittiğinde kasalara doğru ilerledi. Oğluna bakındı. Oyun CD’lerinin olduğu yerde CD’lere bakarken gördü onu. Biraz önce birkaç oyun almak istemiş, izin vermemişti. “Vicdan yapıyor kerata” diye içinden geçirdi. Gülümsemesine engel olarak umursamaz bir tavırla:
- Hadi gidiyoruz” dedi.
- Bir tane alayım, olmaz mı?
- Hayır! İki günden beri kitabın kapağını kaldırmadın. Yarın okul var biliyorsun.