İnsani
Ben senden daha az üzülmüyorum
Kahretsin ki ayrılıkların ''erkekçe'' olanı yok.
Tüm yaşanılan acılar insanca
Ve bütün zamansız vedalar, insafsızca.
Ben senden daha az üzülmüyorum
Kahretsin ki ayrılıkların ''erkekçe'' olanı yok.
Tüm yaşanılan acılar insanca
Ve bütün zamansız vedalar, insafsızca.
Can’ın annesi, babası ve ben öylesine güzel bir üçgen oluşturduk ki, ona her şeyin doğrusunu öğretmeye çalışıyoruz. Benim tecrübelilerim, onların da yeni çağ bilgilerinin toplamının ürünü idi yaptığımız şey aslında.
Ben iki çocuk büyütmüş, emekli olmuş bir anneyim. ‘Artık dinlenme zamanı!’ diyordum kendi içimde.
Bir sabah ağabeyim geldi. Hâl hatırın sonunda, “Canım kardeşim, “ dedi sevecen bir sesle. “Can için güvenilir bir bakıcı bulamadık. Çaresiz kaldık. Senden ricamız torunum Can’a bakar mısın?”
Şu bağlantılardan e-dergi biçimine erişebilirsiniz:
https://drive.google.com/file/d/1uURZPEUOxYt5EaWvZjEMGjfhBK9m8Kre/view?u...
https://issuu.com/gorulmuturamacozulmemitir/docs/37_-__m___eyl_l
Bütün sayılar için şu bağlantıları ziyaret edebilirsiniz:
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi”…
Bir toplum veya devlet kurumsallaşmak istediğinde, mutlaka temel bir siyasi düşünceye sahip olarak hareket eder. Söz konusu siyasi düşünceler din, ırk, sol, sağ, liberal, laik, seküler vb. örgütlenmelerle gerçekleşir. Avrupalılar 1700’lerden itibaren herkesten önce seküler, laik, çağdaş siyasetle ulus devletleşmesine geçiş yaptılar. Diğerleri 1900 yılların başı ve ortasında uluslaşmaya çalıştılarsa da bunların çoğu din, feodalizm, etnik ırkçılık gibi hastalıklar yüzünden, demokrasi ve uluslaşmayı gerçekleştiremediler.
Fesleğen kokulu odamda uzaklara dalar giderim zaman zaman. Öğrencilerimin, masum mutlu yüzleri, sıcak bakışları gelir gözümün önüne. Ve onlarla yaşanan tatlı anılar... O dersimde ne iyiydim! O öğrencim ne mükemmeldi!
Şu sınıfta nasıl gülmüştüm! Anılarımdan hiç silinmeyen öğrencilerim, en önemli etken oldu varlığımda. Onların ışıldayan gözleri ruhumda ışık, masum itirafları başarılarımda güç oldu. Yalın sevgileri sınırsız sevgimi doğurdu.
Her sokakta bir bakkalı vardır Hikmet’in; günde üç şişe de şarap iştikakı. Sabahki Altan Bakkal’dan, öğlen ikiden sonraki Güneş Abla’dan, akşamki de Büfeci İsmail’den. Fırıncı Kadir her sabah simit, poğaça peynir sarar, kendi elleriyle götürür verir Hikmet’e. Yediğinden emin olmak için de başında bekler. Öğlende Leyla Abla iki kap sefertası yapar gönderir garsonla; kaplar boş gelecek diye tembihler çocuğa. Akşam çorbası Şükrü Amca’dandır. Bir tek onun mekânına gider, orada içer çorbasını Hikmet.
Cemal ilkokulu bitirdikten sonra ailesiyle birlikte mevsimlik işlerde çalıştı. Fındık hasadı gelince ailesiyle Karadeniz’e gidiyor orada çalışıyordu. Pamuk zamanı gelince Çukurova’ya gidiyor yarı aç, yarı tok pamuk topluyordu. Çalıştığı yerlerde ne elektrik vardı ne sağlıklı içme suyu ne tuvalet ne de banyo etme imkânı. Arazide çadır kurup orada yiyip içerek yatıyorlardı. Yemeğe oturduklarında sineklerle yarışıyorlardı. Çalıştıkları yerlerde yerli halkın onları ötekileştirmesi, horlaması Cemal’e ölümden beter dokunuyordu.
İnsanların kısa öyküye en zor edebi tür dediklerini duydum, bana insanların en doğal ve temel ifade tarzı gibi gelen bu biçim hakkında neden böyle dendiğini anlamaya çalıştım hep.* Sonuçta daha çocukken hikâyeler dinleyip anlatmaya başlıyorsunuz, bunda da pek karmaşık bir şey yok. Çoğunuz hayatınız boyunca hikâye anlatmışsınızdır, ama yine de oturup nasıl yapmanız gerektiğine kafa yoruyorsunuz işte. Zira geçen hafta burada kullanmak üzere bazı berrak düşünceler not almıştım ki, gözden geçirmem için yolladığınız yedi öyküyü aldığımda huzurum kaçtı.
Türkan Şoray, Yılmaz Güney için şöyle demiştir: "Onunla hiç film çevirmedim, eğer onunla bir film çevirme imkanım olsaydı eminim ona aşık olurdum.."
Dev sanatçıyı anlatmaya güzel bir şiiriyle başlayalım: