Mutfak Öyküleri-1 Öznur Eren Kanarya
Geçtiğimiz aylardan birinde, Mukaddes ve ailesini anlatmıştım bir yazıda. Okumayanlar için hatırlatayım :
Geçtiğimiz aylardan birinde, Mukaddes ve ailesini anlatmıştım bir yazıda. Okumayanlar için hatırlatayım :
Kitabı okurken Fırat’la birlikte devrimci eylemlerle, cezaevi ve iltica kampı yaşamıyla birlikte hayatın geçekleriyle tanışacaksınız. Fırat’la birlikte mitinglere katılacak, gözaltına alınacak, cezaevine düşecek ve geçmişi sorgulayacaksınız. 12 Eylül darbesinin kimi devrimcileri yerlerinden, yurtlarından ettiğini, sevdiklerinden ayırdığını, kimilerinin Avrupa’da nasıl yozlaştıklarını, devrimcilikten, insanlıktan nasıl uzaklaştıklarını görerek kahrolacaksınız. Her şeye rağmen Mazlum gibi insanların devrimcilikten ve ilkelerinden taviz vermediklerini de okuyarak gurur duyacaksınız.
Padişah, ota uzun uzun baktıktan sonra “Ben bu ot sayesinde şifa buldum ve bu ot sayesinde oğlumun, ailemin ve sevginin bu dünyadaki her şeyden daha kıymetli olduğunu öğrendim. Bahar şifacısı bana bu ot sayesinde hem sağlığımı hem de oğlumu geri verdi. Bu otun adı bundan sonra
‘’oğulotu’’ olsun.” demiş.
O günden sonra bu güzel ve şifalı otun adı ‘’oğulotu’’ olmuş.
Her kim ki strese girer, uykusuzluk problemi çekerse oğulotu kaynatıp içermiş. Her kim ki bu masalı okursa, bu dünyadaki en büyük zenginliğin aile olduğunu bilirmiş.
korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…
Herkes için eşit, türdeş, tekil bir “gelecek” olmadığının çarpıcı bir ifadesi…
Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
'Kendini Unutan İnsan' ve 'Şıkefta Fîlozofîyê' Üzerine Birkaç Söz
Bütün şehrin ruhu çekilmiş sanki. Sokak lambaları bile aydınlatamıyor bence bu şehri. Ay bile cılız kalıyor. Güneş çıksa ne olacak karanlıklardayım. Allah'ım ruhuma karanlık çöktü.
Hastaneden geleli üç gün oldu. Ruhumu o muayene odasına asıp da geldim. Bedenimi koyacak yer bulamıyorum. Nasıl bir talihsizlik bu böyle! Son şansımı da aldı benden. Etrafımda döne döne aldı yavrularımı benden.
Belki de üç bebeğim olacaktı! Belki iki! Bilmiyorum ama olacaktı. Bu defa yavrumu ya da yavrularımı kucağıma almak için çok umutluydum. Yine umudumu öldürdü o pis mahlûk.
Aleviler zaman kaybetmeden küçük dünyalarından uzaklaşıp, temel ilkeleri olan ortak yaşam felsefesinde toplanırlarsa, tarihe gömülmekten kurtulacaklardır. Yoksa gelecek çok tehlikeli sinyaller veriyor.
Her şey o kadar ani olmuştu ki Mahi daha yaptıkları şeyin ciddiyetinin farkında değildi. Elinde küçük bir bohça, ayağında ablasının botları, sırtında kalın el örgüsü kazak ve onun üstünde yine ablasının siyah mantosu, boynunda el örgüsü yün şal...
Hüseyin, üstünü sıkı giyinmesini söylemişti. O da öyle yapmıştı, ablalarından habersiz aldığı üst başla. Tren penceresinden dışarıya baktıklarında gördükleri tek şey, kalanların el sallıyor olmasıydı gidenlerin arkasından. Mahi’nin yüreği iki değirmen taşı arasında sıkışmış̧ gibiydi, nefes almasını güçleştiren bir korku vardı içinde.