
halk adına sahip olunan tüm değerlerin özeleştirisini verip, farklı her kültürün aynı ölçülerde hakkı olduğuna inanmakla işe başlanmalıdır. Devamında ahlâki, bilgi, bilinç, eğitim ve anayasal düzenin gerçekleşmesi sağlanır. Bu samimiyeti göstermeyen hiçbir siyasi düşünce, birey kesinlikle dürüst değildir. Bin yıldan daha fazla her türlü çatışma, ahlâksızlık Türkiye gibi ülkelerde yaşanırken, benim inancım, düşüncem, kültürüm; tek doğru, en kutsal benimkisi demek ahlaksızlığın dibe vurumudur. Böyle megaloman ve kültürsüzlüğün sağından soluna, dincisinden dinsizine hâkim olduğu toplum ve devlette, birlik sağlamak köy, kültür dernekleri ve apartman yönetimlerinde dahi mümkün değildir.
Hemen hemen her insanın dile getirdiği gibi ahlâkın, utanmanın çöktüğü bir toplum ve ülkede, bunun nedenleri kültürel kurumlar ve siyasi partiler tarafından, ahlâki disiplin çerçevesinde sorgulanmıyorsa, toplum bitirmiş demektir. Yapılması gerekenlerse, sosyolojik sorgulama ve çözümler üretmektir. Bu da alışıla geldiği gibi kahvehane sohbetleri şeklinde değil; köy, kültür, sanat, medya ve siyasi kurumlarda, belirli disiplin içerisinde raporlaştırılarak gerçekleşmelidir. Ve sonuçlar ilgili kurum, medya ve tüm kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Daha sonra bu raporlarla birlikte, siyasi parti lider ve devlet yönetimlerini harekete geçirecek organizeler yapılmalı. Söz konusu ön çalışmalar bittikten sonra, siyaset ve sosyal bilimci uzmanlardan oluşacak bir üst kurul, bilimsel araştırmalar yaparak ahlâki ve demokratik siyasi birliğin, teorik bilimsel felsefi sentezi ortaya çıkarılmalıdır.
Bilimsel Felsefi Sentez Nedir? Tarihi Materyalizme dayanan diyalektik kanunlar demektir. Ve bunun ana ilkeleri şunlardır.
1-Evrendeki canlı cansız her şeyin diyalektik olarak birbirine bağlılığı.
2-Sürekli Değişim
3-Zıtların Mücadelesi.
4-Zıtların Birliği.
Yapılmak istenen sosyolojik araştırma konusuna bağlı olarak, önce ilgili ve yeterli kaynaklar toplanır. Bölge, coğrafi yapı, iklim, etnik farklılıklar, dil, din, kültür, ekonomi ve inanç gibi tüm değerler masaya yatırılır. Bunlar içerisinden geçersiz, demokratik birliği engelleyen mantıksız ve uydurma gelenekler tamamen ayıklanır. Konuya göre bazen bu da yetmeyebilir, sosyolojik derin zıtlık ve karşıtlıklar taşıyan kural, kaide alışkanlıklar gerekirse literatürden atılır. Elde kalanlarla zıtların birliği temelinde, ahlâki ve demokratik birlikteliğin yaratılması sağlanır. Her farklılığın aynı derecede hak, hukuk, yaşam hakkına sahip olduğunu ifade eden, toplumsal sözleşme resmileştirilerek hayata geçirilir. İfade etmeye çalıştıklarım yalnızca bilimsel felsefi sentezin özetidir. Önemli bir uyarı;1077’de Selçuklu, 1299’da Osmanlı ve 1923’te Cumhuriyet yönetimlerinin yaptığı gibi, sentez adıyla İslam Arap dil ve kültüründeki masalları toplayıp, sahiplenmek sentezleme değil devşirmeciliktir.
Dikkat edilmesi gereken diğer nokta; bilimsel sentezlemeler yapılırken, büyüğünden küçüğüne tüm konularda dolaylı veya varsayımlara dayanan ifadelere asla yer verilmez. Verilirse bilimsel değil, devşirmecilik olur. Doğal olarak şu soru her zaman akla geliyor. Türkiye toplumunun sosyolojik yapısını oluşturan ve birbirleriyle taban tabana zıt İslamcı, Milliyetçi, Kemalist ve Solcuları, bir sentez etrafında buluşturmanın imkânı var mı? Evet var; ancak derin, bilimsel, uzun çalışma, samimiyet gerektirir. Çünkü İslamcı ve milliyetçilerin İslam’da reform kurana aykırıdır saplantısı. Kemalistlerin; Atatürk her şeyi mükemmel şekillendirdi, Atatürk ve ilkeleri kesinlikle tartışılamaz düşüncesi. Sosyalistlerin; Marksizm emek sermaye çelişkisiyle her şeyi ifade eder ve çözümler getirmiştir, saplantıların hâkim olduğu bir toplum ve ülkede, tek şartla birlik olunur. O da tüm anlayışların saydığım saplantılı, ukala argümanlardan ödün vermelerine bağlıdır. Bilimsel felsefi sentezlemede, diyalektik olarak zıtların birliğinde buluşabilmek için, herkes karşılıklı tavizler vermek zorundadır. Bu yapılmadıkça, Türkiye toplumu bir milenyum daha birbirlerini yiyerek yok olacaktır
Çünkü İslam, Mustafa Kemal Atatürk ve Marksizm’in tartıştırma konusu yapılmaması, kültürel gerilik ve niteliksizliğin sonucudur. Viktor Hugo’nun şu belirlemesi bu konuyu daha iyi ifade ediyor. Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz. Türkiye’deki çoğu anlayışlar, kendi bilgi ve kültürlerine güvenmedikleri için sürekli başkalarını alt ederek yaşayacaklarına inanıyorlar. Şayet kültürlerine güvenmiş olsalardı, yaşanan ahlâksızlıklardan dersler çıkarıp, bir üst akılla sorunlar çok daha erken çözebilirlerdi. Bilimsellik yerine tepeden inmeci şekilde demokrasiye geçtik, herkesin seçme, seçilme hakkı var, isteyen her bireyin yönetime seçilmesi gibi cahillik ifadeleri sonlandırılmalı. Bu mantıkla topluma öğretilen kültür, İslam bizim dinimiz, hepimiz Müslüman kardeşiz diyerek, gözünün kestirdiğine her türlü katliamı yapmak, uydurma Arap masallarıyla topluma yalancılıkta dünya rekoru kırdırdılar. Yüzyıldır Türkiye’yi yönetenler; emperyalistlerin Türkiye gibi ülkeleri nasıl şekillendirdiğini artık kabul edip, gerçeği halka açıklamalıdırlar. Solcularda emperyalizme karşı demokratik birlik ve bağımsız, siyasi politikanın mümkün olup olmadığı üzerine samimice kafa yormalılar. Emperyalizme karşıyım demekle bu zamana kadar hem kendilerini hem de toplumu avutup, sürekli demokrasicilik oynandı. 2400 yıl önce yaşamış Yunan filozofu Platon'a göre, eğitimsiz bir toplumda demokrasiye geçilirse oligarşi oluşur, bu durum demagogların ortaya çıkmasına ve demagoglardan da diktatörlerin türemesine yol açar. Bu ifade hem geçmişi hem günümüz Türkiye’sini çok güzel tanımlıyor.
Sol ve Alevilerin Birlik Sorunu: Türkiyeli sosyalistler ve Aleviler ezilenleri, insanlığı özgürleştireceğiz vaadiyle, yüzyıllardır bir adım ileri gidemedikleri için, toplum bunlara hiçbir şekilde güvenmiyor. Bu da hem kendi içlerinde hem de toplumda derin ayrılma ve yozlaşmalara sebep oldu. Diğer taraftan sosyalistler, ezilenlerin hamiliğini yaptıkları halde, bu halkların dil, din, kültür, etnik ve sosyal psikolojileriyle ilgili hiçbir araştırma ve incelemeleri bulunmaması, manidar değil midir? Yalnızca Türklerle ilgili, Hikmet Kıvılcımlı ve Doğan Avcıoğlu’nun yazdıklarından birtakım bilgileri edinebiliyoruz. Halbuki halkların sosyolojik yapıları tahlil edilmeden, hiçbir siyasi teorinin tutmayacağını herkes bilmelidir. Bunu fırsat bilen resmi ideoloji, Türk İslam safsatasıyla devşirmeci ucube kitapları yazıp insanlara okuttular. Sosyalist ve Alevilerin, egemenlere bu fırsatı vermelerinin temel nedenleriyse, süperegoist duygu, bencil düşünce, aşırı derecede gizli ve açık çıkarcılık, küçük büyük makam düşkünlüğü ve kariyer sapkınlığıdır. Solcu ve Alevilerin çoğunluğu bu zamana kadar en ufak çıkarında milim taviz vermedikleri için, kendi içlerinde ve toplumda birliği oluşturamadılar. Bunun diğer bir nedeni de ahlâki, demokratik siyasi birlik teorisi nedir, ne değildir ile ilgili doğru düzgün bilgi sahibi olmamalarıdır. Varsa yoksa emekçi sınıf iktidara gelirse, her şey düzelecek; haberleri yok ki Ahlâkı yozlaşmış hangi sınıf ve toplum olursa olsun, ezilmeye ve başkalarının maşası olmaya mahkumdur. Ve Türkiye bugün bu aşamaya çoktan gelmiş bulunuyor.
Cemal Zöngür
Kaynaklar:
Doğan Cüceloğlu- İnsanın Davranışı
Doğan Avcıoğlu- Türklerin Tarihi. 5 Cilt. Tekin Yay.
Yalçın Küçük- Türkitye Üzerine Tezler. 5 Cilt. Tekin Yay.
Prof. Dr. Louann Brizandini – Kadın Beyni. Say Yayınları.
// // Erkek Beyni. Say Yayınları.
Yoal Noah Harari – Sapiens. Kolektif yayınları.
Robert Ezra Park – İnsanın Doğası. Pinhan Yayıncılık.
Alfred Adler – İnsanın Doğası. Payel Yayınları.
David Egleman- Beyin - Domingo Yayınları.
Wilhelm Riech –İnsanın Doğadaki Yeri. Payel yayınları.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3569475
Türk Devlet Teorisine Bir Bakış: Osmanlı Devleti
Kıvılcımlı’ya göre iki tane Osmanlı vardır. Birincisi Yıldırım Beyazıd’ın Timur’a yenilgisiyle yıkılmıştır. Bunun nedeni Tatar toplumunun hiçbir medeniyetle sınıflaşmaya ve soysuzlaşmaya uğramamasıdır. Barbarlıktan gelen faziletlerini kaybetmemek olarak da ifade edebileceğiniz bu dinamizm Birinci Osmanlı Devleti’ne son vermiştir. Çünkü Osmanlı Türkleri 150 yıldan beri İslâm ve Bizans medeniyetlerinin tesiri altında soysuzlaşmış ve bunalmıştır. Osmanlı’nın kuruluşu sürecinde ise durum çok farklıdır.
“İlk Osmanlı, “bedevi”, daha doğrusu orta barbarlık konağında bulunduğu için, “seferi” (savaşı), avı, seyahati (gezginliği) iş güç edinmişti. Onun elbiseye, binaya, süse, yiyeceğe, israfa düşkün olmaması, bu sosyal karakterinden ileri geliyordu. Yoksa, Osmanlılar sadece sefere gittikleri için faziletli kalmış ve israftan kaçınmış değillerdir” (Kıvılcımlı, 2020: 90).






