Ötekileştirme ve Tutuculuğun Toplumları Getirdiği Nokta!

Cemal Zöngür kullanıcısının resmi
İnsan; dünya yüzünde yaşayan hem en iyi canlı hem de en kötüsüdür. İnsanı bu biyolojik ve düşünsel düalist yapıya sahip kılan etkense, hayvani karakter özelliği birlikte taşımasıdır.

Bu yüzden genel olarak insanlar haksızlık ve hatalarını kolayca kabul etmeyen yüksek bir egoizme sahiptir. Tutuculuk ve ötekileştirici hastalıklı bu durum, eğitim ve genel kültürü yeterli olmayan birey ve toplumlarda daha derin şekilde görülür. Düalist karaktere sahip insanın ahlâklı, dürüst özelliğinin etkin, belirleyici olmasının tek yöntemi doğru, gerçek, bilimsel, yeterli, özgürlükçü eğitim ve kültüre sahip olmasına bağlıdır. Bunun olmadığı tüm düşüncelerin yönettiği toplum ve bireyler tutucu, ötekileştirici hastalıklı karakterle yaşadıklarını, çoğu toplumların kendi içinde, çevresiyle sürekli savaş ve çatışmalarından biliyoruz. Çünkü bilerek veya bilmeden maddi, manevi, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bağnazlık, birey ve toplumları zehirleyen en büyük hastalıktır. Bu hastalıktan arınmanın diğer bir yolu her devlet, toplum ve birey, sahip olduğu tüm değerlerini sorguladığı zaman ancak mümkündür. Bunu yapmayan hiçbir düşünce ve birey tutucu, ötekileştirici, muhafazakâr ukalalıktan asla kurtulamaz.  
 
Bir toplum ve birey ne kadar modern, çağdaş, ulusal birlik, enternasyonal edebiyatı yaparsa yapsın, evrenselliğin kriterleri olan gerçek bilgi, birikim, barış, sınırlı sahip olma (Mütevazi) ve kültürünü geliştirmedikçe tutuculuk, ötekileştirme gibi feodal saplantıdan arınamaz. Tarihsel örnekler verecek olursak; Anadolu, Orta Doğu ve Amerika Kıtası’ndaki toplumlar, binlerce yıl aynı coğrafyada iç içe yaşadıkları halde din, dil, siyasi ve ekonomik konular bahane edilerek sürekli çatışmaları, barış içerisinde yaşamayı kolaylaştıran kültür aşamasına gelmedikleri içindir. Halbuki Avrupa gibi birçok ülke ve toplumlar, bazı eksikliklere rağmen farklılıklarıyla birlikte huzur, barış içerisinde yaşandığını kanıtlamışlardır.
 
Özellikle Türkiye ve Orta Doğu ülkeleri, halklarına verdikleri eğitimde bilimsellikten tamamen uzak, tarihsel olarak yaşanan olayların kanıtlarının aksine, her şeyi kutsiyetçi uydurmalara dayanan düzmecelerle, halkın bilincini tamamen çamurlaştırdılar. Tedavisi ve telafisi kolay olmayan bir hastalıktır bu durum. O zaman şu soru akla geliyor. Bir devlet, toplum ve birey neden içeriği boş, yalancı, kutsiyet hikâyeleriyle kendisini zehirliyor? Bu sorunun çok geniş açılardan cevabı mümkün. Ancak burada önemli noktalarıyla özetleyerek hem kendimizi hem de toplumun, ne kadar tutucu ve ötekileştirici karakterle yaşadığını rahatlıkla anlayabiliriz.
 
Birey ve toplumların tutucu, ötekileştirici gibi hastalıklı mantıktan kurtulmaları için, yapılması gereken tek akılcı yöntem, felsefe ve etik eğitimi tüm kültürlerin üstünde görüp, herhangi bir çekinceye meydan vermeden bunu insanlara okullarda temel ders olarak verip düşünme, sorgu yeteneklerini geliştirmektir. Türkiye’deki gibi yüzeysel şekilde felsefe adıyla felsefecilerin biyografilerini anlatan dersler felsefe değildir. Türkiye ve çoğu devletler felsefeye gerekli ilgiyi göstermediklerinden, insanlar ne kadar yüksek tahsil yapıp maddiyat sahibi olsalar da birbirini aldatma ve çeşitli ahlâksızlıkları uygulamaktan geri durmazlar. Hatta felsefi eğitimin yanında, evrensel adalet yaptırımlarının uygulanması da şarttır. Felsefi ve etik düşünceye dayanan yaşam tarihine baktığımızda sorgulayan, düşündüren ahlaki felsefenin ilk önce Çin, Med, Pers ve Helen toplumlarında gerçekleştiğini görüyoruz.
 
Bu halklar Orta Çağ’ın sonuna kadar dünyanın diğer tüm toplumlarından hem kültürel olarak hem de ahlaki açından çok daha yüksek bir karaktere sahiptiler. Dini ve kapitalist tüm emperyal saldırılara rağmen, bu halkların ahlaki terbiyelerini tamamen kaybetmediklerini bugün bile gözlemleyebiliyoruz. Diğer tüm devlet ve imparatorluklar, metafizik felsefi tanrısal masallarla halklarını eğitmekte bir sakınca görmediler. Tutuculuk ve ötekileştirme mantığının çok tehlikeli olduğunu gören Avrupalılar, Yeni Çağ ile birlikte felsefenin tek kurtuluş yol olduğuna inanıp, gerekli önemi vermekten çekinmediler. Avrupa ülkeleri buna rağmen her konuda ötekileştirme ve tutuculuğu tamamen atmış değiller. Türkiye’deki durum ise daha da içler acısı. Türkiye’deki dinci ve milliyetçilerin ötekileştirici, tutucu olduklarını tüm dünya biliyor. Asıl tartışılması ve üzerinde durulması gereken kesim, Kemalistler ve kendisini sol, çağdaş gösteren düşüncede olanlardır.
 
Kemalist düşüncedekilerin gerçek modern kültüre sahip olmadıklarını, modernizm ve İslami feodal kültürü harmanlayarak yaşamaya çalışmalarından biliyoruz. Bunun örnekleri; laikliği kılık kıyafet basitliğine indirirken, dini gericiliğe karşı olduklarını ifade edip, Diyanet İşleri gibi gerici bir kurumu inşa etmeleri, toplumun nasıl bir uçuruma sürüklediklerini bugün kendileri dahi kestirememekteler. Sözde toplumun inancının yok sayılmayacağından hareketle, devletçi İslam’ı inşa etmek din şeriatçılığından başka anlam taşımadı. Diğer taraftan laikliği, sekülerliği savunup, yalnızca gösterişe dayanan şekilcilikle, çağdaş olunduğuna inanılması hem İslam şeriatını hem de laik, seküler felsefeyi dejenere etmiştir. Ki Türkiye’nin bugün geldiği kültür ve ahlâk çöküntüsü bunu net ifade ediyor. Bu çürümüşlük ve yozlaşmaya düşmemenin tek yolu, İslam dininde reform ve rönesansı gerçekleştirmekti.
 
İslam dini Kuran Ayetleri (Yasaları) adıyla var olduğu günden bu zamana kadar, hâkim olduğu toplum ve ülkelerde kesinlikle reformu kabul etmeyen, kendisi dışında herkesi ötekileştiren bağnaz, tutucu bir anlayışta ısrarını sürdürdüğünü herkes biliyor. Kemalistler; İslam’daki bu mantığı yıkacak ya da reforme edecek en ufak bir teorik bilgi ve samimiyete sahip olmadıkları için, İslam’ın temeli Kuran’ı olduğu gibi objektif şekilde ne okullarda ne de topluma öğrettiler. Bunun nedenini, toplumun çoğunluğunun İslam’a inanmasını gerekçe göstermeleri kesinlikle doğru değildir. Gerçek seküler ve laikliğe inanan her düşünce, aslında İslam’da dahil her alanda şartlara uygun şekilde reform yapabilirdi. Kemalistler şekilcilikten başka bir şey bilmedikleri için, ya da modernizmde samimi olmadıklarından İslam’da reform umurlarında dahi olmadı. İslam’da reform başlatılmış olsaydı ne devlet yöneticileri ne siyasi partiler ne de dini cemaatler dini emellerinde kullanırlardı. Kaldı ki Kemalistler; diyanet yetmemiş gibi Türk İslam Sentezini de icat etmeleriyle, Türkiye’de yaşayan herkesi Türk ve İslam sayıp, Arap İslam gericiliğinden daha da gerici ve tutucu, hastalıklı bir toplumu şekillendirdiler.
 
Türkiye’deki sol, demokrat ve Alevilerin durumuna geldiğimizde, bu kesimin içerisinde istisna kişilerin dışında büyük çoğunluk, Kemalistlerin inşa ettiği eğitim ve kültürle yetindiler. Bu yetmemiş gibi sosyalizmi Avrupa proletaryası, Sovyetler Birliği (SB) vb. ülkelerin kültürlerine göre yorumlayıp şabloncu, taklitçi kültürü buna ilave etmeleri her bakımdan çok kötü bir sonuç yarattı. Şekillendirilen bu kafatasçı anlayış, dinci ve ırkçı gericiliğin diğer bir versiyonudur. Türkiye’nin coğrafi, toplumsal, kültürel farklılık, ekonomik temel dinamikler gibi özellikler analiz edilmeden, her şeyi klasik sol mantıkla yorumlayıp her alanda geri kalınmasına yol açıldı. Aynı şekilde Türkiye’de ezilen ve yok sayılan halklar için ciddi bir savaş veremedikleri halde, bu savaşı verenlere düşmanca saldırmaları, dinci ve ırkçılar kadar tutucu, ötekileştirici kaldıklarının somut kanıtıdır. Daha da ilerisi, kendi içlerindeki duygu, düşünce farklılıklarına en ufak tahammül göstermeyip sürekli bölünürken, bu anlayışın solu nasıl bir tutucu bağnazlığa sürüklediğini sorgulayamayacak kadar kültür yoksunu olmalarıdır. Türkiyeli samimi solcu bireyleri tenzih ederek, çoğunluğun geldiği aşama, dinci ve milliyetçi kesimin sahip olduğu muhafazakâr anlayıştan bir farklarının olmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Sonuç olarak ötekileştirme, tutuculuk, birey ve toplumu birbirinden uzaklaştırıp düşmanlaştırırken, ülkeye başarıdan çok zarar verip yıpratıp, zayıflatmıştır. Bundan hızlıca uzaklaşmalıyız.
Cemal Zöngür
 
Kaynaklar:
Doğan Cüceloğlu- İnsanın Davranışı. Remzi Kitapevi
Erick Fromm- Sağlıklı Toplum. Payel Yay.
Sigmund Freud- Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Payel Yay.
Frederic Engels- Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.Sol Yay
 
https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhafazak%C3%A2rl%C4%B1k
 
Muhafazakârlık veya tutuculuk, geleneksel toplumsal etmenlerin korunmasını destekleyen politik ve toplumsal felsefedir. Daha belirgin bir anlamda ilgili toplumun içinde bulunduğu çağın gereklerini göz ardı etmeksizin, geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve uygar birikimlerini kaybetmeden, kısaca öz dinamiklerinin değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunan politik bir görüştür.
 
Yaklaşımlar
Muhafazakârlığın var olan kazanımları ve değerleri korumak şeklinde bir yanı da vardır. Bu açıdan bakıldığında, herkes, solcular dahil, istedikleri toplumsal düzen gerçekleştiğinde muhafazakârlaşabilirler. Nitekim Sovyetler Birliği'ndeki Stalin rejimine karşı olanlar (örneğin Troçkistler) bu rejimi muhafazakârlaşmakla suçladılar. Bazı muhafazakârlık taraftarları, toplumların zamanla geçirdikleri evrim sonucu bir tür "bilgelik" biriktirdiğini, bu bilgeliğin toplum düzeninde, kültürde kendisini açığa vurduğunu, özenle korunması gerektiğini savunurlar. Bu nedenle, muhafazakârlık, bir anda büyük değişiklikler yapmayı hedefleyen devrimciliğin karşıtıdır.
 
Kimi yaklaşımlara göre muhafazakârlık, akla şüpheyle yaklaşır. Kendi aklının sesini dinleyerek başka insanların hayatları üzerinde kalıcı bir etki yaratmaya çalışan düşünürleri eleştirir. Muhafazakârlara göre akıl farklı sonuçlara varabilmektedir ve bir bireyin toplum üzerinde keyfi değişiklikler yaratma isteklerine araç olmamalıdır. Toplum düzeni asırların deneyimlerinin süzülerek gelen bir evrimleşme sonucu oluşmalıdır. Muhafazakârlık aklın siyasi sorunlar karşısında kullanımına karşı değildir, fakat toplumun tümünü etkileyecek planların, çoğunluğun isteğine aykırı olmalarına karşın akılcılık (rasyonalizm) kullanılarak meşrulaştırılmasına karşıdır.[1]
 
Millî muhafazakârlık
Kültürel muhafazakârlık
Gelenekçi muhafazakârlık
Sosyal muhafazakârlık
Dini muhafazakârlık
Ataerkil muhafazakârlık
İlerici muhafazakârlık
Otoriter muhafazakârlık
 

Kategori: 

Yorumlar

Aydın Can kullanıcısının resmi

Aydın Can (doğrulanmadı) tarafından tarihinde gönderildi

Eline sağlık hocam. yine alışıla gelmiş söylemden ezberden uzak, sorgulayan bir yazı olmuş. Geleceğe ışık tutan kimi insan inançlar, kimliklerle ve ritüllerle uğraşırken, kimileri de bugün ve gelecek için düşünce üretiyor. Geçmiş ezberler tekrarlar bireyi ve toplumları geliştirmiyor.

Hapishane Edebiyatı

Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan  Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...

Konuk Yazarlar

MİRİNA DERWÊŞ/ Yılmaz ELAGÖZ
Derwêş , li ser nivînê xwe  razabû. Lihêfek kevn û bipîne li ser wî bû.  Linghên xwe   kişandibûn ber bi zikê xwe ve û destên...
Turist Tavuk mu Kaz mı? Erhan Tığlı
Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis...
Kaç Can Hakkı Olmalı İnsanın? Veli Erdem
                                         ...