Acı Kokuyordu Cemile
"Kahrolmak, buna denmez mi?" diye soruyordu. Gördüğü her canlıya...
"Kahrolmak, buna denmez mi?" diye soruyordu. Gördüğü her canlıya...
İsmini bağıra bağıra çağırıyorum
Gökçe fidanım gün görmemişim
Bir Elif açıyor Ankara gecekondusunda
Bir Elif kuruyor
Kalemin mürekkebi kızıl ki kızıl
Kalem kalemliğinden utandı
Gün doğmadı o gün
Hep cuma akşamı kara kaldı
Aralık soğunda çöpçülerin eli
Çöpçülerin elleri sıcak sımsıcak
Yüreklerinde düşün
Gözleri çocuk
Dillerinde senin türkün
Süpürüyorlar Erdal'ım
Sayfa sayfa
Çağ çağ
Tarih tarih
Geçen yıl bugün, yine burada, aynı yerde oturmuş, aynı ağaçların, karşımda çırılçıplak soyunuşunu izlemiştim. Sonra kalkıp seninle yürüdüğümüz aynı tenha yoldan yürüyerek, ruhumla baş başa sohbet etmiştim. Apansız illegal buluşmalarımızın adresiydi bu tenha sokak. Bu sokakta Neuchâtelli yoldaşın “Mazlum artık yok!” dediği haberle öğrenmiştim seni yitirdiğimizi. Altın sarısı yaprakların, dallarını terk edişindeki doğanın o doğal devinimine uymuştun. Oysa “uyumsuzun” tekiydin. Saman alevi gibi birden alevlenir birden sönerdin. Erken kızardın.
Abbas’ı yol çatısındaki komşu mezra köyün yakınına bıraktılar. Teşekkür edip yoluna yollandı. Kendi köyü bir yarım saat uzaklıktaydı. Hızlı yürüse on beş, bilemedin yirmi dakikada evde olurdu.
Zamanında, şöyle cumhuriyet öncesine kadar Ermenilere ev sahipliği yapmış bu komşu mezra, şimdi Kızılbaşların yaşam alanı olmuştu. Bir yüz sene sonrasının buraların yeni sahiplerini kim bilir ki kim olurdu? Bu topraklarda bu zamana kadar yaşamış ve şu an yaşıyor olan insanların dinleri dilleri farklı olsa da; aynı kaderi paylaşıyorlardı, yoksulluk !..
I.1) SYKES-PICOT BELASI
I.2) ABD KAPANI
II. AYRIM: “İRAN” DEYİNCE
II.1) STRATEJİK KONUMU (İDDİASI)
II.2) ABD’DEN T.“C”YE
III. AYRIM: IRAK’TAKİ DURUM
III.1) ABD İŞGALİ
III.2) LABORATUVARDA ÜRETİLEN İŞİD VİRÜSÜ
III.3) KÜRT AKTÖRÜ
III.4) IRAK’TAKİ İRAN FAKTÖRÜ
Neyse ki Bahnhof yakındı. Valizimi çekeleyerek gittim. Otobüslerin kalktığı alan açık olduğu için, kapalı alana yöneldim. Salona geçtim, içerisi sıcacıktı. Beklerken oyalanıyor, duvardaki ilanlara bakıyordum. Gözüm duvardaki saatte. Otobüs saati yaklaşınca, ayrıldım oradan. Otobüs gelince binip Gossau’da Bahnhof’ta indim. Sankt Gallen’den kalkan trenin buraya gelmesine beş dakika kalmıştı. İsviçre’de günlük çıkan, ücretsiz dağıtılan 20 Minuten’i okurken tren geldi. Çift katlıydı. Alt kata geçip oturdum. Zürich’te tren değiştirmem gerekiyordu. Kontrolöre sordum.
“Kötü’ye bir kez yol verdin mi, artık kendisine inanılmasını beklemez”...
“İçinize sonsuz cesaret dolduran, gerçek düşmandır”...
“İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir”...
“Ders sensin, ne yazık ki, etrafta öğrenci yok”...
“Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır”...
“Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir”...
(Yılmaz'a)
İlk her zaman çöpçü arabalarındır
Bilirim sabahın körü daha
Daha gün doğmadan yüreklere
Ayaktalar yüzü tanık dost mülteci işçiler
Polonyalı Bulgar Rus yahut Mısırlı
Sokaklardan ayak seslerini duyarım
Yorgun yılgın aceleci
İki katlı otobüsler kırmızı
Camları buğulu kulaklarına kadar emek yüklü
Ambulanslar polis sirenleri
Arabalar arabalar büyüklü küçüklü
Vızır vızır hep geç kalmışlar
Sarhoşlar fahişeler eroinmanlar
Gece kuşların çekilme zamanı
Ağarmış saçları sakallarıyla
Karlı bir dağ.
Gözlerinde güleç
Kardelenler açıyor,
Sesi titremeyen bir ses
Umudun sesi.”[1]
Edith Wharton, “Işığı yaymanın iki yolu vardır; ya ışık olursun ya da onu yansıtan ayna,” demişti ya; “ışık” oldu O kolayına kaçıp, “ayna olmak” yerine…
Kolay mı? “Köstebeği beklemeyen devrimci”ydi[2] Fidel…
Bizim Fidel'e
Gümüş yapraklarıyla bir dev çınar
Uçurumda inat,
Fırtınalara kafa tutan.
Dilinde umudun türküsü
Yüreği çocuk, gözleri çocuk
Güle güle ...