Oğlum/ Gün Semray
- Hayır bay Burton. Fahişelik bu değildir.
-Hah ! Neymiş peki fahişelik.
- Fahişelik insanların hayatını bilmeden onları aşağılamak ve yargılamaktır. Sokağın sonunda bir berber var bay Burton. Lütfen aynaya bakınız. Orada var olan en büyük fahişeyi göreceksiniz. (Charles Bukowski )
Çok manidar, öğretici bir soru yanıt faslı.
“Gel gel...” diye işaret eden adama baktı. Gösterdiği yere yanaştı. Bir bir doldu araçlar, geminin düdüğü çaldı. Ardından arabanın kapısını açtı, dışarı çıktı. O, hiç babasıyla tatil yapmadı. Çocukluk düşleri ölüm kadar sessizdi, ergenlik çağı düşleri cehennem kadar gürültülü. Annesi, briçlerde, babası iş gezisinde, evde ise, sürekli çatışma halindeydi. Gizemli ve çirkindi genç adam. Kadınların birçoğunu parasıyla sevgili edindi. Saksı çiçeği gibi süslü, özenli giysisi, gür saçını sol eliyle taradı, burnu havada avına yaklaşan tazı gibi baktı.
Sundurmada oturmuş, sessizliği devam ediyordu: Üç yıl önce köyün içinden geçen otobüse binmiş iki saat sonra İstanbul’a varmıştı. Sırtında yıpranmış bir hırka içinde basmadan elbise, ayağında tozlu ayakkabı, ne yapacağını bilmeden, geniş adımlarla yürüyordu. Eline aldığı küçük valizin ağırlığı çok rahatsız ediyordu. Ağrıyan kolunu ovalayabilmek için, valizi kâh yere bırakıyor kâh öbür eline alıyordu.
Mıstıkıs ismi ortaokul birinci sınıfta en yakın arkadaşım Kadir tarafından iliştirilmişti yakama. Cumartesi günü Tommiks kitaplarını okuyup mahallenin savaş meydanında talimler yaparken ansızın ağaç dalından uydurduğu tabancayı başıma doğrultup:
-Hey Mıstıkıs ellerini başının üstüne koy, teslim ol! deyivermişti.
Otobüs Çine çayının kenarından sarsılarak kıvrılırken, içeride keskin sigara kokusu, arabesk namelerin eşlik ettiği bir mide bulantısıyla başında kırlangıçların fır döndüğü, uzak seslenişlerin düş yolculuğundaydı Sedat.
AĞIRLAŞTIRILMIŞ GECE
Bir sabah uyandığında, terden sırılsıklam olduğunu gördü. Halsizdi üstünü değiştirmesine yardım ederken, boynunun her iki tarafındaki şişlikleri görünce dehşete düştü; her iki gözüne kan dolmuş, sesi çatallanmış, yutkunmakta güçlük çekiyordu.
“Hemen doktora gitmelisin,” dedi. Günlerden cumartesiydi, dünyaya yayılan ilginç haberler, küresel bir salgından bahsediyordu;
Mehmet, Konya bozkırlarından gelerek Güney Ege yaylalarına yerleşip oraları yurt edinen bir ailedendi. Oldukça çalışkan ve mert insanlar çok büyük araziler edinmişler, çevrelerinde sevilen sayılan bir aile olmuşlardı. Mehmet çok yakışıklı, güçlü kuvvetli, dürüst bir genç olduğundan arkadaşları ona “Mehmet Efe” derlerdi. Körüklü deri çizmelerini ayağından hiç çıkarmaz, o çizmeler ve “külot pantolon”uyla zeybek oynadığında bastığı taşlar titrerdi adeta.
Savcı BK, göl kenarındaki kordonda köpeğini gezdirmeyi alışkanlık edinmişti. Yaş haddinden emekliye ayrılınca doğup büyüdüğü kasabaya daha sık geliyordu.