
Koltuğa oturdum.
Hayatıma baktım.
İçimden geçen cümle, kısa ve sarsıcıydı:
“Demek buraya kadarmış…”
Oysa insan, bir eşiğe gelince anlıyor; mesele ne kadar yol aldığı değil, o yolu nasıl taşıdığıymış içinde.
Bir zamanlar bütün kalbimle inandığım düşünceler, yıllar içinde usul usul çözülmüş.
Meğer bazı hakikatler, ancak zamanın sabrıyla görünür oluyormuş.
Çocuklar…
Bir zamanlar hayatımın merkezinde dönen o küçük güneşler…
Şimdi kendi yörüngelerinde, kendi göklerinde.
Sevgi eksilmedi belki, ama yakınlık biçim değiştirdi.
İnsan, kendi kalabalığı içinde bile yalnız kalabiliyormuş.
Sağlık…
Gençliğin hoyratlığıyla harcanan, değeri ancak eksilince anlaşılan bir servet.
Bir sabah uyanıp da bedeninin sana eskisi gibi eşlik etmediğini fark ettiğinde, aslında en büyük kaybın sessizce yaşandığını anlıyorsun.
Emeklilik…
Yıllarca bir sığınak gibi hayal edilen o liman, çoğu zaman dar bir iskeleye dönüşüyor.
Rakamların, hesapların ve eksilen ihtimallerin arasında, insan yeniden kendini kurmayı öğreniyor.
Ve yaşlılık…
Sanıldığı gibi yalnızca yılların birikimi değil; umutların kabuk değiştirmesi.
İnsan en çok, artık eskisi gibi hayal kuramadığını fark ettiğinde sarsılıyor.
Sevgi eksilmedi belki, ama yakınlık biçim değiştirdi.
İnsan, kendi kalabalığı içinde bile yalnız kalabiliyormuş.
Bütün bunların içinden geçerken, kendime küçük ama sağlam kurallar koydum.
Hayatı taşımaya yarayan, sade doğrular…
Birinci kural:
Çocuklar kalbin evidir, ama yarının teminatı değildir.
İnsan, kendi geleceğinin yükünü başkasına bırakamaz.
İkinci kural:
Sağlık, hayatın görünmeyen direğidir.
Yıkılınca değil, ayaktayken kıymeti bilinmelidir.
Bir adım yürümek, bazen bir ömrü uzatır.
Üçüncü kural:
Beklemek, ruhu yoran en uzun yoldur.
Mutluluk, kapıyı çalan bir misafir değil; içeride yakılan bir ışıktır.
Bir kitabın sayfasında, bir çayın buharında, insanın kendine denk geldiği o küçük anlarda saklıdır.
Dördüncü kural:
Sürekli sızlanan bir hayat, etrafını sessizce boşaltır.
Oysa insan, yükünü taşıyabildiği ölçüde hafifler.
Beşinci kural:
Geçmiş, dönülüp bakılacak bir manzaradır; içinde yaşanacak bir yer değil.
“Eskiden”in gölgesinde kalan, “şimdi”nin güneşini kaçırır.
Bugün anlıyorum ki yaş almak, eksilmek değil, sadeleşmektir.
Artık daha az şeye ihtiyacım var…
Ama daha çok farkındalığa.
Daha az kalabalığa…
Ama daha çok kendime.
Kimsenin gelip hayatı kolaylaştırmasını beklemiyorum.
Ama hayatı da ertelemiyorum.
Çünkü öğrendim: Hayat, gençken hızla akıyor…
Yaş aldıkça derinleşiyor.
Ve derin olan, her zaman daha gerçektir.
Altmıştan sonra da hayat var.
Hatta belki ilk kez, insanın gerçekten kendine ait olan hayatı başlıyor.







Yorumlar
Çok güzel gerçek yaşanılan
Çok güzel gerçek yaşanılan şeyler altalta sıralanmış...
Fakat yaşın kaç olduğu değil yaşama sevincimin yaşı daha değerli.
Selmacigim haklısın Ayrıca
Selmacigim haklısın Ayrıca teşekkür ederim