Dengbejin Dönüşü

Kadir Büyükkaya kullanıcısının resmi
Bir solukta okunan kitaplar vardır. Ben de böylesi bir kitabı tam kırk dört yıl önce okumuştum. Vietnamlı yazar ve aktivist Nguyen Duc Thuan’ın kaleme aldığı üç yüz yirmi sayfadan oluşan “Direnme Savaşı” adlı anı-roman beni oldukça sarsmıştı. Anı-roman Vietnam zindanlarında tutuklulara uygulanan insanlık dışı baskıları konu ediyordu. Bu kitabın adını daha önce sıklıkla duymuş fakat bir türlü okuma fırsatı bulamamıştım.

1982 yılının bir yaz ayında Almanya’da yaşayan bir arkadaşıma gittiğimde kitabı onun kütüphanesinde görmüştüm. Kitabı elime almış, daha ilk sayfalardan itibaren kitabın büyüsüne kapılmış, Hollanda’ya döndüğümde kitabı bir solukta heyecanla okuyup bitirmiştim.

Bu kitaptan sonra bir solukta okuduğum başka eserler de oldu. Fakat Direnme Savaşı’nın yeri bende bambaşkaydı. Hiçbir zaman unutmadım.

Geçen ay elime bir kitap geçti ve onu da aynı heyecanla okudum. Tıpkı Direnme Savaşı gibi, bu kitabı da iki gün gibi kısa bir sürede bitirdim. Tesadüfe bakın ki bu da tam üç yüz yirmi sayfaydı. Birkaç hafta önce okuduğum bu kitabın her bölümü zihnime öylesine kazındı ki, Direnme Savaşı gibi onu da ömrümün sonuna kadar unutmayacağımı biliyorum.

Kitabı okuyup bir kenara bıraktıktan sonra uzun uzun düşündüm. Toplumumuzda gün yüzüne çıkmayı bekleyen ne kadar acıklı anı, hikâye varmış da bizim haberim yokmuş. Bir kez daha gördüm ki her ailenin geçmişi, aslında başlı başına değerli bir arşiv niteliğindeymiş. O arşivlerde zulme ve baskıya uğramış bir halkın tarihi saklıymış.

Geçmişin tozlu sayfaları arasında kaybolmaya mahkûm bu tarihi gün yüzüne çıkarmak, eli kalem tutan insanların görevi olmalıydı. Ne yazık ki bu görevi hakkıyla yerine getirecek insanların sayısı oldukça azdır.

Bir kez daha şu kanaate vardım ki tarihin labirentlerinde gezinmek, karanlık koridorlarında dolaşmak ve geçmişi didik didik ederek gün yüzüne çıkarmak hiç de kolay bir iş değildir. Böylesi çalışmalar ciddiyet, sabır ve toplumsal duyarlılık gerektiriyor. Oysa bizler çoğu zaman günlük olayları bir gazeteci gibi yorumlayıp birbirimize aktarmayı daha kolay ve daha cazip buluyoruz.

Toplumumuzda hemen herkesin aile çevresinde anlatılan sözlü ya da yazılı birkaç hikâye vardır. Bu hikâyelerin çoğu tarihimize ışık tutacak kadar değerlidir. Hangimizin büyüklerinden, komşularından veya dostlarından dinlediği tarihî bir hikâyesi yoktur ki? Dilden dile aktarılan bu anlatıların içinde bir halkın, bir ailenin ve bir dönemin unutulmaya yüz tutmuş önemli kodları gizlidir.

Bu hikâyeler usta bir kalemin elinden geçtiğinde ortaya nice roman, öykü, film ve tiyatro eseri çıkabilir.

Ne var ki çoğumuz bu tür değerlerin önemini yeterince kavrayamadığımız için elimizin altındaki birçok malzeme zamanla yok olup gidiyor. Değerini bilmediğimiz nice belge, hatıra ve materyal bir köşede kaderine terk edilerek çürümeye bırakılıyor. Hatta bazen daha da ileri giderek bu kıymetli mirası kendi ellerimizle çöpe atma gafletine düşüyoruz.

Bunu yaparak bir halkın değerlerine sırt çeviriyor, kültürel mirasımıza zarar veriyor ve çoğu zaman bunun farkına bile varamıyoruz.

Fakat buna rağmen bu konularda kendimizi yine şanslı görebiliriz. Ne mutlu ki toplumumuzda hâlâ sorumluluk bilinciyle hareket eden, kültürel değerlerine sahip çıkan insanımız var. Sözün ve kelâmın kıymetini bilen bu duyarlı insanların varlığı, kültürel mirasımızın korunması açısından son derece önemlidir.

Kitabın daha ilk sayfalarında Ankara’da yaşayan Berbang Çamlıbel’in kitaba yaptığı katkıyı görünce kendisine büyük saygı duydum. Berbang Çamlıbel’in, tarihine ve aile geçmişine verdiği önem nedeniyle amcası Seyadê Şamê’den miras kalan iki kaseti yıllarca muhafaza etmesini, zamanı geldiğinde bunları yazar Rıfat Mertoğlu’na teslim etmesini her türlü takdirin üzerinde gördüm.

Berbang kardeşimizin toplumsal duyarlılıkla hareket etmesi, geçmişine sahip çıkması ve sorumluluğunu yerine getirmesi, önemli bir romanın ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

Bu açıklamadan sonra şimdi sözü bir solukta okuduğum kitaba getirebilirim.

Okuduğum kitabın adı “Dengbêjin Dönüşü” idi. Üç yüz yirmi sayfadan oluşan, insanı diyar diyar dolaştıran bu eşsiz eserin yazarı Siverekli Rıfat Mertoğlu.

Rıfat Mertoğlu ismine yabancı değiliz. Onu “Tille’nin Gelini”, “Dedemin Ayakkabıları”, “Çatlamış Nar Yarası”, “Ağıtsız Kadınlar” ve “Taşın ve Aşkın Ezgisi” adlı eserlerinden tanıyoruz.

Rıfat Mertoğlu yalnızca edebiyat alanında kendini kanıtlamış değerli bir yazar değildir. O aynı zamanda samimiyetiyle gönüllere dokunan, sohbetiyle insanı etkileyen kibar, mütevazı bir kalem erbabıdır.

Değerli yazarımızın son kitabını uzun zamandır merak ediyordum. Sosyal medyada kitap hakkında yapılan çok sayıda yorum okumuş, bunların etkisiyle kitaba olan ilgim daha da artmıştı.

Nisan ayında Diyarbakır’a gittiğimde ilk işim Rıfat Mertoğlu’nu aramak oldu. Sağ olsun, görüşme isteğimi kabul etti ve bir akşam güzel bir mekânda bir araya geldik. Yanımda amcazadem Hasan Karahan da vardı. Hocamız, Dengbêjin Dönüşü adlı kitabını da yanında getirmişti. İmzalı kitabı için kendisine teşekkür ettim.

Çay, kahve derken sohbetimiz doğal olarak kitaba geldi. Rıfat Hoca anlattı, ben dinledim. Kitabın hazırlık sürecinde harcanan emek, gösterilen özveri ve ortaya konulan titizlik gerçekten takdire şayandı.

Aslında Rıfat Hoca’nın bana anlattıkları bile tek başına bir roman konusuydu. Her şey Ankara’da yaşayan Berbang Çamlıbel’in gönderdiği bir e-postayla başlamıştı. Berbang Hanım’ın sorumluluk bilinci ile Rıfat Hoca’nın ciddiyeti ve araştırmacı yönü aynı noktada buluşunca Dengbêjin Dönüşü romanının temeli atılmış, harcı karılmıştı.

Rıfat Hoca kitabın hazırlık aşamalarını anlattıkça önümde duran eserin ne kadar önemli bir çalışma olduğunu daha iyi anlıyordum. Açıkçası ayıp olmasaydı kalkıp eve gidecek ve kitabı hemen okumaya başlayacaktım.

Kitabı bu kadar merak etmemin elbette sebepleri vardı. Bunların başında romanın kahramanı geliyordu. Doğubayazıtlı dengbêj Seyadê Semê ismine yabancı değildim. Yaşı ilerlemiş hemen her Kürdün yakından tanıdığı bu ünlü dengbêjin “Lo Lo Apo” klamını bizim coğrafyada duymayan neredeyse yoktur.

Dengbêj Seyadê Semê’nin mensubu olduğu Çamlıbel ailesini de az çok tanıyordum. Ailenin saygın isimlerinden Mustafa Çamlıbel, 1979 yılının Mart ayında Doğubayazıt’ta menfur bir cinayete kurban gitmişti. Ailenin başka fertlerini de biliyordum. Bunlardan biri de Hollanda’da yaşayan Namdar Çamlıbel ve kendisiyle devam eden yakın bir dostluğum var.

Ankara’da yaşayan Berbang Hanım’ın bu kitabın ortaya çıkmasındaki katkısını çok değerli buluyorum. Keşke toplumumuzdaki her birey onun gösterdiği duyarlılığı gösterebilseydi. O zaman nice belge, hatıra ve materyal zamanın acımasızlığı karşısında yok olup gitmezdi.

Abartmadan söylüyorum: Dengbêjin Dönüşü romanını adeta bir solukta okuyup bitirdim.

Bunu mümkün kılan yalnızca hikâyenin etkileyici gücü değildi. Usta yazar Rıfat Mertoğlu’nun edebî birikimi, kalem gücü ve gösterdiği titizlik de bunda önemli rol oynuyor.

Rıfat Mertoğlu, daha önce kaleme aldığı eserlerden edindiği tecrübeyi bu romana başarıyla yansıtmış. Bu değerli çalışmanın arkasında büyük bir emek, güçlü bir irade ve olağanüstü bir çalışma azmi var.

Peki, Dengbêjin Dönüşü romanında neler var?

Aslında soruyu şöyle sormalıyım: Neler yok ki?

Dağlar, ovalar, yaylalar, akarsular, zozanlar ve binbir çeşit bitkinin tasviri olağanüstüydü. Bu konuda söyleyeceklerimin yetersiz kalacağını biliyorum. Rıfat Hoca coğrafyamızı öylesine ustalıkla anlatmış ki okuyucu hayran kalmadan edemez.

Bitkilerin rengini ve kokusunu anlatırken insan o kokuları sanki içinde hissediyor. Soylu atlardan söz ederken insanın kulaklarında nal sesleri yankılanıyor, zorlu dağ geçitleri anlatılırken insan kendisini o yolculuğun içinde buluyor.

Romanda sadece tabiat tasvirleri yok. Farklı ülkeler arasında yaşanan siyasi çekişmeler, insanlık onurunu ayaklar altına alan rejimler, kendilerini yenilmez sanan zalim yönetimler ve onların başındaki diktatörlerin çirkin icraatları da var.

Bütün bunların yanında insan iradesinin gücü, umudun baskıya boyun eğmeyişi ve inancın her türlü zorluğun üstesinden gelebileceği gerçeği de romanın temel mesajları arasında yer alıyor.

Kitapta vefa ile vefasızlığın, nefret ile sevginin, ayrılık ile kavuşmanın mücadelesini gördüm. Sonunda sevginin nefrete üstün geldiğine tanık oldum. Sadakatin ne kadar değerli ne kadar önemli olduğunu bir Kürt kadınının şahsında, Zülfinaz’ın kişiliğinde bir kez daha anladım.

Değerli yazar Rıfat Mertoğlu’nun büyük emeklerle ortaya koyduğu bu kıymetli eserin gerçek değerini anlayabilmek için bu kitabı mutlaka okumak gerekir.

Bu kitabı gönül rahatlığıyla siz kitapsever dostlarıma tavsiye ediyorum. Çünkü bu eser okunmadan hakkında sağlıklı bir fikir edinmek mümkün değil.

Kitabı okuyup bitirdiğimde şu kanaate vardım: Rıfat Mertoğlu, Dengbêjin Dönüşü ile edebiyat dünyasında kalıcı bir iz bırakmıştır.

Kendisini bu değerli çalışmasından dolayı yürekten kutluyorum. Ayrıca şimdiden söz veriyorum ki günün birinde Dengbêjin Dönüşü’nün tanıtımı için kendisini Hollanda’ya davet edeceğim.

 

Sanat ve edebiyatta gönül verenlere aşk olsun...

Kadir Büyükkaya / Hollanda

05.06.2026

Hapishane Edebiyatı

Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan  Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...

Konuk Yazarlar

MİRİNA DERWÊŞ/ Yılmaz ELAGÖZ
Derwêş , li ser nivînê xwe  razabû. Lihêfek kevn û bipîne li ser wî bû.  Linghên xwe   kişandibûn ber bi zikê xwe ve û destên...
Turist Tavuk mu Kaz mı? Erhan Tığlı
Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis...
Kaç Can Hakkı Olmalı İnsanın? Veli Erdem
                                         ...