24 Yıldır Tutsak Olan Leyla ATABAY'dan İki Yeni Kitap: 'Kendini Unutan İnsan' ve 'Şıkefta Fîlozofîyê' Üzerine Birkaç Söz
'Kendini Unutan İnsan' ve 'Şıkefta Fîlozofîyê' Üzerine Birkaç Söz
'Kendini Unutan İnsan' ve 'Şıkefta Fîlozofîyê' Üzerine Birkaç Söz
Bütün şehrin ruhu çekilmiş sanki. Sokak lambaları bile aydınlatamıyor bence bu şehri. Ay bile cılız kalıyor. Güneş çıksa ne olacak karanlıklardayım. Allah'ım ruhuma karanlık çöktü.
Hastaneden geleli üç gün oldu. Ruhumu o muayene odasına asıp da geldim. Bedenimi koyacak yer bulamıyorum. Nasıl bir talihsizlik bu böyle! Son şansımı da aldı benden. Etrafımda döne döne aldı yavrularımı benden.
Belki de üç bebeğim olacaktı! Belki iki! Bilmiyorum ama olacaktı. Bu defa yavrumu ya da yavrularımı kucağıma almak için çok umutluydum. Yine umudumu öldürdü o pis mahlûk.
Aleviler zaman kaybetmeden küçük dünyalarından uzaklaşıp, temel ilkeleri olan ortak yaşam felsefesinde toplanırlarsa, tarihe gömülmekten kurtulacaklardır. Yoksa gelecek çok tehlikeli sinyaller veriyor.
Her şey o kadar ani olmuştu ki Mahi daha yaptıkları şeyin ciddiyetinin farkında değildi. Elinde küçük bir bohça, ayağında ablasının botları, sırtında kalın el örgüsü kazak ve onun üstünde yine ablasının siyah mantosu, boynunda el örgüsü yün şal...
Hüseyin, üstünü sıkı giyinmesini söylemişti. O da öyle yapmıştı, ablalarından habersiz aldığı üst başla. Tren penceresinden dışarıya baktıklarında gördükleri tek şey, kalanların el sallıyor olmasıydı gidenlerin arkasından. Mahi’nin yüreği iki değirmen taşı arasında sıkışmış̧ gibiydi, nefes almasını güçleştiren bir korku vardı içinde.
rahipler, seremoniler, sahtelik,
mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]
Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…
Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…
Saat dörde doğru artık gözleri kapandığından kitabı kapatacaktı ki son bölümdeki Tanrıçalar Neden Gitti? Şiirine takıldı gözleri. Şiiri okudukça kendisini de o tanrıçalardan saydı ve kitap elinden düştü. Artık yatmalıydı. O da öyle yaptı kitabı saygılı bir şekilde rafın kenarına koyarak.
Akşamdan çocuklarına “aşê tirş” hazırladı. Kenti gezip geleceğini, merak etmemelerini söyledi. Yorganını üzerine çekti. Şehri örten karanlığı, içine almış gibi karamsarlaştı. Yitik seslerini, korku, kuşku ve endişelerini dinledi. Rüyası onu, gençliğinin dağlarına, Zağroslara götürdü. Dağlar balçıktandı ve güneşte fırınlanmış gibi parlıyorlardı. Akasya, ceviz ve meşe kümelerinin dibinde dinlenen leoparlar, ceylanlar, dağ keçileri, yaban koyunları ve domuzları da balçıktandı. Saldırmıyorlardı birbirlerine. Nasıl olduysa, gelin tülü gibi ince bir sis çöktü birden. Balçık hayvanlar canlandı.
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.