Ezgileri Susturulamayan Bir Yürek: Ruhi Su
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi”…
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi”…
Her sokakta bir bakkalı vardır Hikmet’in; günde üç şişe de şarap iştikakı. Sabahki Altan Bakkal’dan, öğlen ikiden sonraki Güneş Abla’dan, akşamki de Büfeci İsmail’den. Fırıncı Kadir her sabah simit, poğaça peynir sarar, kendi elleriyle götürür verir Hikmet’e. Yediğinden emin olmak için de başında bekler. Öğlende Leyla Abla iki kap sefertası yapar gönderir garsonla; kaplar boş gelecek diye tembihler çocuğa. Akşam çorbası Şükrü Amca’dandır. Bir tek onun mekânına gider, orada içer çorbasını Hikmet.
İnsanların kısa öyküye en zor edebi tür dediklerini duydum, bana insanların en doğal ve temel ifade tarzı gibi gelen bu biçim hakkında neden böyle dendiğini anlamaya çalıştım hep.* Sonuçta daha çocukken hikâyeler dinleyip anlatmaya başlıyorsunuz, bunda da pek karmaşık bir şey yok. Çoğunuz hayatınız boyunca hikâye anlatmışsınızdır, ama yine de oturup nasıl yapmanız gerektiğine kafa yoruyorsunuz işte. Zira geçen hafta burada kullanmak üzere bazı berrak düşünceler not almıştım ki, gözden geçirmem için yolladığınız yedi öyküyü aldığımda huzurum kaçtı.
Sonbaharda, gidişinden bu yana yirmi koca yıl geçmiş olacak. Zaman zaman soruyorum kendime; yaşasaydın yaşananlar için ne düşünür ne derdin? Yirmi yılda ne çok aşındı her şey. Kavramların içi boşaldı. Yerlerini alanlarsa hem değerce hem de anlamca nasıl da sığ, bir bilsen. Güzel insanların pek çoğu o güzel atlara binip terk ettiler dünyayı. Ve iyi, üretken, çalışkan insanlar çoğalmıyor artık. Ne yazık ki eksiliyor güzel insanlar ve onlarla birlikte güzel duygular. İyi insan olma halinde değiliz artık.
Sürgündeki yazarları-yazıları ne garez ne de kınama tuzaklarına düşmeden okumayı öğrenmiş kuşaklar vardı. Bu kuşakları, garez ve kınama tuzaklarına düşen yeni kuşakların izlediğinden bahsetmek, sanırım abartı olmaz. Şüphesiz ki Türkiye’deyken bu yazıları-yazarları farklı bir gözlükle okurken, buralarda yaşamak zorunda kalma sürecinde okumak bizlere; hayatı nasıl doldurmak gerektiğine ilişkin de birer rehber oldu ve olmaya da devam ediyor!
***
Aynadaki Aysel’e gevrek sulu bir öpücük atıp mutfağa geçti. Mutfağa girince gidip kahve makinesinin düğmesine bastı. Mutfağa yayılan kahvenin kokusunda demledi ruhunu… Birkaç tabak, bardak vardı lavaboda, onları makineye yerleştiriverdi el çabukluğuyla. Elinde kahve fincanıyla bahçeye açılan kapıya yöneldi dans eder gibi. Bahçenin taze serinliğindeydi artık. Rattan şezlonglardan birine uzanmıştı ki doğruldu, aklına önemli bir şey gelmiş gibi içeriye girdi aceleyle. Bahçeye dönüşünde Vivaldi’nin notaları yayılıyordu her yere.
Öyle eski ki balığa sevdaları, tarihin ilk balık pazarına sahipler... Kadın erkek, yaz kış balıkçılık yapıyorlar. Zeytin zamanı zeytin işleyip satıyorlar, kıraç topraklarına inat. Deniz gibi mutlu, neşeli, zeytin gibi asil, zora boyun eğmeyen…
***
“12 Eylül’den Günümüze Siyasi Tutsaklar-Mektuplarla Paylaşılan Hayatlar” adlı bu kitabı elime alınca; “Seza kaç yaşında şimdi?” deyiverdim. Öyle ya! Biz buralara geldik, yıllar geçti. Uzağımızdakilerin yaşlarını bile hâlâ ayrıldığımız zamanlar gibi hatırlıyoruz. Ya da galiba, hayatta kalma “şansına” sahip olma ortaklığımızdan olsa gerek; kendimizle diğerlerini hep yaşıt hissediyoruz! Seza, 1954 doğumluymuş! 65’ini devirmiş!
Geçtiğimiz aylardan birinde, Mukaddes ve ailesini anlatmıştım bir yazıda. Okumayanlar için hatırlatayım :
Padişah, ota uzun uzun baktıktan sonra “Ben bu ot sayesinde şifa buldum ve bu ot sayesinde oğlumun, ailemin ve sevginin bu dünyadaki her şeyden daha kıymetli olduğunu öğrendim. Bahar şifacısı bana bu ot sayesinde hem sağlığımı hem de oğlumu geri verdi. Bu otun adı bundan sonra
‘’oğulotu’’ olsun.” demiş.
O günden sonra bu güzel ve şifalı otun adı ‘’oğulotu’’ olmuş.
Her kim ki strese girer, uykusuzluk problemi çekerse oğulotu kaynatıp içermiş. Her kim ki bu masalı okursa, bu dünyadaki en büyük zenginliğin aile olduğunu bilirmiş.