Art Arda Yükselen Uğultu

Nurcan Balıbey kullanıcısının resmi
Beni önceden doyurmuştu. İkisi oturup yemeklerini yediler. Babam doyunca kalktı. Her zamanki gibi yanında kızılcık sopası, sedire geçti. Onlara bakarken geçen yıl olanların görüntüsü aktı gözümden kıpırtısız izledim.

 
Kuru ve çatlak avuçlarında tuttuğu kızılcık sopasıyla uzunca bir süre onun yüzüne baktı. Dünya kadar yaşlı, mutsuz ve endişeli görünüyordu. Arkadan bakıldığında çökmüş omuzları, bükülmüş beli ve cılız, incecik bacaklarıyla canlı bir iskeleti andırıyordu.
“Söyle, sen onun nerede olduğunu biliyorsun.” diyordu, öfke püskürüyordu annemin yüzüne,   giden ablamın ardından. Yine Meto’yla* buluşup, el ele mısır tarlasına girerken gördüklerini söylemiş komşular O gün fena dayak yedi ablam.
Babamın evden çıkmasını bekledi. Bir kez daha cesaretlenip, bohçasına aldığı bir iki parça eşyayla, yola düştü. Köyün ıssız patika yolunu izleyip arkasına bile bakmadan çekip gitti.
 Annemle ben, arkasından bakakaldık her adım atışında biraz daha uzaklaşmasını, uzaklaştıkça bir noktacığa dönüşmesini ve en sonunda kayboluşunu izledik. Onun tam kaybolduğu yerden bir rüzgâr yükseldi ve tüm şiddetiyle evimizin üzerine doğru üfledi. Evimizin duvarlarına çarptı. Açık olan pencerelerden içeriye girdi. Odalardaki eşyaları titretip yerlere serdi. Rüzgâr, ağaçların dallarını da iyice sarsıp çatırdattığına ikna olduktan sonra, annemin yazmasını başından savurup seyrelmiş saçlarını uçuşturdu. Yavaş yavaş yerinden kalktı annem. Tülbendini bulup başına geçirdi. Bana doğru sendeleyerek yanıma kadar geldi. Sağ eliyle başımı okşayıp gülümsemeye çalıştı.
 Ablam bunu daha önce de yapmıştı ama bu defa başkaydı…daha önceki gidişlerinin her seferinde babam onu bulup zorla eve geri getirmişti. Onun her gidişinin ardından annemim yediği dayaklardan kızılcık sopası eğrilmişti.  Babamın her elini kaldırışı, uğultuyla annemin bedeninde kızıl izler bırakırdı, ablamda da olduğu gibi.
 Ablamın ardından, babamın öfkesi estikçe annemin emprime fistanından kan çıkıyordu, art arda yükselen uğultular evin içine doluyordu.
Gününü koyunlarıyla merada geçiren babam akşam eve gelince, onların sütü sağar  sonra temizlenir, gömleğini değiştirir, kumaş pantolonunu giyer, ayağına giydiği beyaz çorapları kirlenmesin diye de annemin temizleyip parlattığı ayakkabısını oturduğu sedire kadar getirmesini isterdi. Tıraşı uzamış, buruşuk yüzlü, mendebur bir adamdı babam. Evden çıkmadan önce duvarda asılı duran aynada bıyığını tarar, kasketin başında bıraktığı izi dağıtmak için saçlarına tükürüklü parmaklarıyla ütü yapardı. Elinde salladığı tespihi ile çıkar gider çoğunlukla gece yarısından önce dönmezdi.
Böyle süslenip gittiği gecelerde, işler onun istediği gibi yürümediyse, eve döndüğünde sofra kurdurur, şarap açardı. Sonra da ablamın odasına gider çoğunlukla elinde tuttuğu kızılcık sopasıyla dürterek uyandırmaya çalışır, ilk dürtmede uyanmadıysa, sopayı büyük bir uğultuyla ablamın üzerine indirirdi.
“Hadi kal çabuk, radyoyu açtım oynayacaksın,” derdi. İtiraz edip direnmeye kalktığı her seferinde de günlerce kızılcık izlerini taşımak zorunda kalırdı ablam. Bu kez ablamın gidişinin yarattığı öfke daha da büyüktü. Karakola gidip, “kızım kaçırıldı” diye şikayetçi oldu babam;
“O Pomak, kızımı kaçırdı yine. Bulun getirin kızımı,” diye inletmiş yine karakolu. Annem eve dönünce; Tülbentle sımsıkı sarıp bağladı ağrıyan başını. Geçip ayakucuma oturdu sonra. Gözlerinden akan yaşlar dudaklarına kadar incecik bir kanal oluşturdu. Yerimden kalkabilsem elime aldığım bir mendille yüzünü ıslatan yaşları gözpınarlarından yüzeye çıktığı gibi silerdim.
”Biz muhaciriz da ne oluyor sanki hepimiz insan değil miyiz? Bu onun bahanesi, zengin bir adam çıkmış kasabadan maaşlı. Ona vermeye kalkıyor ablanı,” diyerek içini bana döküyordu annem. Ah! Keşke elimden bir şey gelseydi. Sesimi çıkartamıyor, bedenimi tek başıma oynatamıyordum. Çocukken, salıncaktan düşmüşüm. Sonra ne konuşmuş ne ağlamış  ne de yürümüşüm. Öyle söyledi annem.
Üç gün sonra jandarmanın sesiyle uyandık. Babam;
“Kızı getirdiler galiba,” dedi, bir hışımla kendini dışarı attı. Jandarma erinin sesini duyabiliyordum.
“Kızınızı bulduk, bizimle gelmeniz gerekiyor,” dedikten sonra babamın kulağına bir şeyler fısıldadığını pencereden görebiliyordum. Aklım ablamdaydı tanrı onu babamın öfkesinden korusun diye dua ediyordum.  Güzeller güzeli ablam:  Saçlarını ince bir çizgiyle başının tam ortasından ayırırdı. Bu çizgi, kafatasının yuvarlaklığını izleyerek, hafifçe aşağıya doğru iniyordu. Çizginin iki yanındaki kızıl saç tutamları öyle parlaktı ki, gören bunları tek parçadan ibaret sanırdı. On altı yıllık elmacık kemikleri pespembeydi. Beni de çok severdi aramızda sadece bir yaş olmasına rağmen bana çocukmuşum gibi bakardı.
Jandarmayla gidişlerinin ardından yaklaşık beş saat sonra eve döndüklerinde; Babam, onca kıyamet koparmıştı yine de öfkesi inatla var olmaya devam etmişti.
“Az bile istedim o parayı bulup getirmeseler kızı yine vermezdim. Kolay mı büyüttüm ben onu. Daha fazlasını harcadım bu yaşa getirene kadar. İki inek parası ne ki!” diye söyleniyordu.
 Akşam olunca, köyün kadınlı, erkekli ihtiyar heyeti evimize gelip babamın başına toplanmış, ailelerin barışması için hep birlikte dil döküyorlardı ki, babamın tepkisinden rahatsız oldular. Sonra birbirlerine dönüp eyvahlar ederek başlarını sallayıp gittiler.
 Annem, kısık bir sesle; ”Yazık değil mi insanlara, olup olacağı iki inekleri varmış. Onları da satıp Meto’yu hapis yatmaktan kurtardılar. Hem kızı alıp ne yapacaktın, iki canlı… Olan olmuş, evlenmelerine izin vermeliydin en başından.” derken gözü bir yandan kızılcık sopasındaydı.
“Kes sesini kadın, hem bak bu paranın bir kısmıyla sana bilezik alacağım,” dedi, sanki annem bilezik istermiş gibi…
 Bir yıl geçmiş, annem ablamı özlediği halde görmeye gidememişti. Ablamın gelmesine de izin vermedi babam. Annem, bir gün köyün camisinde okunacak mevlide gitmek için hazırlandı, evden çıkarken;
“Belki ablam da gelir onu orada görürüm diye umuyorum ,”dedi. Üstüme örtülü pikeyi düzeltip alnımdan öpüp gitti.
Sabah babam evden çıkınca annem, beni kucağına alıp sundurmaya çıkardı o gün. Ablamın mevlide gelmediğini söyledi. Sabahın erken saatlerinde başlayan yakıcı bir sıcak vardı. Sanki güneş erimiş de, gökten köyün üstüne dökülüyordu. Tepeden dökülen sıcak; yüzleri buruşturuyor, elleri terletiyor, sürekli susatıyordu. Gökyüzü lekesiz, masmaviydi. Rüzgâr günlerden sonra hiç esmiyordu. Hiçbir yaprak titremiyordu. Güneş parlak ve öfkeli görünüyordu.
 Yakıcı sıcağa teslim olan karşı tepeden göğe doğru bir buhar yükseliyor. Akasya Ağaçları kapkara benekler gibi duruyor. Sundurmada oturan annem, kavurucu sıcağa aldırmadan gözleri karartacak derecede aydınlık olan bu havanın içinden aynı yere bakarken yüzü şekilden şekle giriyordu. Dudakları hareketli bir şeyler mırıldanıyordu. Onu bir süre izledikten sonra bulutların kümelendiğini gördüm. Biraz sonra boşalacak olan bulutlar. Yerden emdikleri suyla dolmuş esmer bulutlar, şekilden şekle giriyor kovaya, kediye, ağaca ve insana benzeyen şekiller alıyordu.
“Ne olursa olsun bugün gidip ablanı göreceğim, torunumu görüp hediyesini vereceğim,” dedi, hızla kalktı yerinden. Omuz atarak kapıyı açtı, içeri daldı. Bakakaldım ardından. Sonra arkamda duran pencereye çevirdim yüzümü içeri doğru annemi görebiliyordum. Hırslı hırslı yüklüğü indiriyor. Tek tek bakıyordu her katına yorganın, döşeğin, “ Yok! Yok! “Diye inliyordu öfkeyle.
Yağmur şiddetle yağmaya başladı. Ahırın toprak damını, naylonla kapatılmış pencerelerini gürültüyle vuruyor, evin tavanını, ağaç dallarını ıslatıyordu. Üşümeye başladım. Gürültüyle açıldı kapı. Annem gelip beni kucağına aldı, içeri girince yatağıma bıraktı. Sonra evin altını üstüne getirmeye devam etti. Ne aradığını bilmiyordum. Bir an yığılıp kaldı olduğu yere. Küçük diline kadar yükselen hıçkırığı birkaç defa yutmaya çalıştı. Boğazına tıkılıp kaldı hıçkırıklar. Yağmur gibi gözyaşları sel oldu birden…
 “Anlamalıydım, boşuna değildi yıllarca köylülerin konuştuğu. İnanmadım, müstahak bana, ” diyordu, “ Mevlitte kolundaydı bilezik, tesadüftür sandım… Ya dizi dibindeki çocuğa ne demeli, daha önce hiç görmemiştim, aynı baban. Doğruymuş meğer söylentiler. Bu kadın babanın çocuğunu doğurmuş. Bilirim ben yapacağımı, hele bir eve gelsin…” diyordu gözlerinden alev saçarak. Öfkesinde haklıydı annem. İlk kez böyle görüyordum…
Akşam olup eve gelen babam, koyunları ağıla kapadı, sütünü sağdı, üstünü değiştirdi. Sofra hazırdı, annem sessiz...  Beni önceden doyurmuştu. İkisi oturup yemeklerini yediler. Babam doyunca kalktı, yanında kızılcık sopası onu da eline aldı, sedire geçti. Annem birden sopayı kaptı! Havada bir vuuğğğ sesi sonra “şşşrak”  diye babamın yüzünde çınladı.
“ Söyle, sen nerede olduğunu biliyorsun…
 
 *Mehmet
                         22.02.2022/Tekirdağ
 

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

04/25/2025 - 10:25
02/20/2025 - 10:30
01/18/2025 - 21:05
11/20/2024 - 20:50
11/14/2024 - 19:11

Hapishane Edebiyatı

Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan  Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...

Konuk Yazarlar

Feyza Eren’den Akdeniz’e Lirik Bir Güzel...
  Uzun yıllardır sanat yaşamını ABD’de sürdüren Feyza Eren, “Vedadır Belki” adlı, tekli çalışmasıyla yeniden...
80’LİK DULLAR-1/ Sedat ÖNCER
Çünkü nüfusu orta yaşın da çok ötesinde insanlardan kuruluydu. Beldenin tek camisinden gün yoktu ki bir sela sesi duyulmasın… Emeklilerin tercih...
ZİNE/ Nazir Atila
Zine birden telaşlandı. İçini derin bir üzüntü kapladı. Yüreği korkuyla karışık bir heyecanla atmaya başladı. “Korkma Zine, okulun reviri var,...