1968'den Günümüze Türkiye Solu, Aleviler ve Kürt Hareketinin Geldiği Nokta:

Cemal Zöngür kullanıcısının resmi
Makale başlığı derin tarihsel ve siyasal analiz gerektiren bir konu. Elden geldiğince siyasi örgütlerin teorik planlarına girmeden özetleyerek ifade etmeye çalışacağım.

Lütfen sonuna kadar okunmasını rica ediyorum. İnsan denen canlı; düşünce ve zekâ yeteneğini kullanmaya başladığı günden bu zamana kadar, gücü eline geçirenler diğer halklara sürekli saldırarak bazılarını yok ederken bazılarını da sömürgeleştirmiştir. Değişmeyen bu insanlık ve dünya tarihi, 1900 yıllarda da acımasız şekilde devam ederken, toplumların eğitim ve kültüründe meydana gelen gelişmeler sayesinde, ulus devletleşmelerden tutalım, özerk ya da federal gibi siyasal idari yapılarla, çoğu halklar kısmi şekilde de olsa birtakım özgürlükler elde etmişlerdi. Türkiye emekçileri ve ezilenleri de 1968’den itibaren, sol örgütlenme adıyla mücadeleye başladılar.
 
1980 yılına kadar gerek Türk solcuları gerekse Aleviler ve Kürt devrimcilerin çoğu, Marksist-Leninist teoriye bağlı dernek örgütlenmeleriyle mücadele sürdürdüler. Öncü konumda olan Türk sol örgütlerin çoğu, büyük fedakârlıklarına rağmen birleşik bir cephe oluşturmak yerine, sürekli bölünerek hem zayıf düşüyorlardı hem de birbirlerine rakip konuma geldiler. Bu yüzden hiçbir zaman hedefledikleri kitle tabanına ulaşamazken, topluma da yeterli güveni veremediler. Türk solunda bu olumsuzluklar devam ederken, diğer taraftan Kürt devrimciler de Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu tartışmaya başlamışlardı. Bu tartışmalar doğrultusunda Kürt sol örgütleri de kendi içerisinde ayrışırken, Türk sol örgütlerden giderek kopuyorlardı. 1978 yılına gelindiğinde, Kürt devrimciler olarak bilinen ya da diğer ifadeyle Apocular; bu tarihten itibaren Marksist/Leninist temelde Kürdistan’ın kurtuluşu için öğütlenmeyi temel aldılar. Söz konusu yıllarda Kürt devrimci grubu olan Apocular; Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adıyla partileşip kendi mücadelelerini vermenin teorisini geliştirdiler. Türkiye’deki sol durum bu şekildeyken, 1980 Askeri faşist darbeye karşı hiçbir örgüt direnç gösteremedi. Askeri darbenin gerek başarılı olması gerekse toplumun iyice sindirilmesi, toplumun sol örgütlere olan sempatisini tamamen bitirmişti. Anadolu halklarında oluşan umutsuzluk, çaresizlik ve giderek büyüyen ahlaksızlığı, yok edecek veya tersine çevirecek bir örgütlenme çıkmadı maalesef. Bunun nedenlerini ve faşist gerici askeri darbe düzenine direnenlerin, kimler olduğunu samimice analiz etmek bizlerin insani görevidir.
1-Türkiye Solu ve Geldiği Nokta: Türkiye solu da dahil dünyanın birçok yerinde, sol örgütlerin hemen hemen hepsi, kendi halklarının din, etnik yapı, dil, kültürel farklılıklar, ülkenin coğrafi, ekonomik, burjuvazi ve emekçi sınıfların niteliklerini, sosyolojik olarak analiz etmeden, genel Marksist teorik kalıplarla tepeden inmeci şekilde örgütlemeye çalıştılar. Türkiye’nin o tarihteki sosyolojik, dinsel bağlılığı, burjuva sınıfı, emekçi kesimler, kapitalist yapı ve diğer ülkelerle olan her türlü ilişkileri, en ince ayrıntısına kadar analiz edilmeliydi. Çünkü İslam dininin hâkim olduğu ve bu dini, resmi olarak halka kutsal, itibarlı bilgi adıyla eğitim amacıyla veren ülkelerde, İslam’ın dışında hiçbir siyasi düşünce kabul görmüyordu. Buna rağmen Türk solu; İslam ülkelerinde sosyalizm ve demokrasi kültürünün neden benimsenmediğini, bunun panzehrinin ne olması gerektiği üzerinde teori geliştirmek yerine, sosyalizm gelirse her türlü sorun bitecek inancı, İslam’daki cennet vaadine benzer, ucu görünmeyen bilinmezliğin aynısıydı. Halbuki Marksist felsefeyle birlikte, İslami bazı insani ve kolektif yapılanmaya dayanan kültürel çalışmalar, hümanist maddi, manevi politikalar geliştirilseydi, çoğu İslami toplumlar en azından inançlı olsa bile, demokrasi kültürünü rahatlıkla kabulleneceklerdi. Bunun yerine Türk solu; dinin gericilik olduğunu ileri sürüp, eğitimsiz ve kültürsüz Türkiye toplumuna, Marksizm gibi bilimsel felsefeyi anlatmaya çalışması, toplumu her şeyden soğuttu. Bu da hem devlet ideolojisine hem de dincilerin işine geliyordu.  
 
Türkiye toplumunun %99’u gerek eğitim kurumlarında gerekse resmi ve sivil tüm alanlarında, İslami ifadelere dayanan masalsı hadislerle, tam bir tüccar Arap İslam kültürüyle şekillendirilmişti. Türklük resmi devlet adı olduğu halde, gerçek Türk kültürüyle çok fazla alakası olmayan devşirme Arap, İslam ve aynı şekilde sahte Avrupa laikliği ile, toplum kendi özünden tamamen uzaktı. Buna ilave olarak, başta devleti yönetenler, bürokratlar, burjuvazi, emekçiler, esnaf, sanatkâr, sendikalar ve öğretmenlere kadar tüm sınıf katmanları (Nepotist) feodaldı. Sendikacılık sistemi ve örgütlenmesi de aynı şekilde feodal ve (Paternalist) devlet babacıdır. Bu vb. sorunlara Türk solu alternatif kültür veya teori üretmek yerine, hiçbirisini analiz etmeden Avrupa, Sovyetler ve Çin’e benzeyen argümanlarla, siyaset yapıp toplumu ikna edeceklerini düşündüler. Sıralanan ve daha sıralanacak özelliklere sahip tüm Müslüman ülkelerde, dine devrimci yaklaşım gibi gerçekçi stratejik teoriler geliştirilmediği için, her türlü fedakârlık kesinlikle boşa gitti, öylede oldu Türk solu açısından. Türkiye’nin temel kültürel yapısı, İslam Arap gericiliği ve çakma Avrupa laikliği ile şekillenmişken, bunu aşmanın yolu şu doğrultuda olmalıydı.
 
Her şeyden önce toplumun büyük çoğunluğunun kendi canından daha çok değer verdiği İslam’ın hem insani, kolektif özelliklerini tespit ederek hem de İslam ülkelerinde yaşatılan İslam kural ve gelenekleri, kimin ne zaman, nerede yazdığı ve söylediği belli olmayan uydurma hadislerden ibaret olduğu halka anlatılmalıydı. Aynı şekilde mezhepsel çatışmalar ve bunun dayandığı ayetlerin, Arap toplumlarında yaşatılan İslam ile Arap  olmayan İslam toplumlarında yaşatılan İslam arasındaki farklılığı açığa çıkarmak gerekiyordu. Benim düşünceme göre, İslam’ı büyütüp dünyaya yayan Arap olmayan Kürt ve Türk Devşirmelerdir. Sıralanan ve daha sıralanacak çelişkiler, topluma doğru biçimde anlatılmış olsaydı Türkiye toplumu daha farklı yapıda olurdu. Böylece diğer İslami rejimlerde de büyük çatlaklar ve tartışmalar gerçekleşebilirdi. Daha da önemlisi siyasetçiler en azından, İslam’ı istedikleri gibi siyasi ve maddi emellerinde bu kadar kullanamazlarken, İslam’ın her dediğinin kutsal olmadığı gerçeği de açığa çıkardı. Türk solu her şeye tepeden inmeci yaklaştığından, sosyalist örgütlenmeyi sırf sınıf çelişkisine dayanan kültürle sürdürmesi ne sosyalistleri ne de toplumu ikna etmeye yetmedi. Soldaki bu duyarsızlık ve kültürel eksiklik yüzünden, Türkiye toplumunda sosyalist teori, demokrasi, laiklik, gerçek ulusal yapı ve gerçek sendikacılık hâlâ kabullenilmiş değil. Devrim, demokrasi, insanlık ve ahlak derdi olan herkes; İslam toplumlarında sosyalizm veya demokrasinin neden bir türlü kabullenilmediğini, kendisine en büyük soru olarak yöneltip, bunu aşmak için ya “Dinlere Devrimci Yaklaşımla” ya da daha farklı bir teoriyle söz konusu sorun çözülmelidir. Böyle bir teori geliştirilmediği sürece, bin yılda geçse Müslüman ülkelerde demokrasi adına en ufak olumluluk mümkün değildir. Solcularsa aynı şeyleri tekrarlayarak sadece kendilerini tatmin etmeyi sürdüreceklerdir. Türkiyeli sosyalistlerin çoğunluğunda görülen en çarpık ve dar anlayış, kendilerini her türlü insanlık dışı muameleye maruz bırakan Kemalist ordunun kurucusu Atatürk ve partisi CHP’yi, sol ve laik olarak görmeleridir. İşte bütün bunlar Türk solunun geldiği noktayı çok güzel ifade ederken, Türk solu diye bir şey kalmadığı halde, binbir zorluk ve saldırılara rağmen ayakta kalmayı başaran Kürt Hareketine düşmanca eleştiriler, geçmişten günümüze kadar Devşirme Irkçı Türkçülük İdeolojisine hizmetten başka bir anlama gelmiyor.
 
Dürüst, samimi solcu, sosyalist ve demokrat kişinin, siyasal gelişmeler üzerine ya da Kürt Harekâtının ortaya koyduğu politikalarla ilgili, doğru bulmadığı noktaları rahatlıkla eleştirebilir. Bu eleştiriler gerçekçi alternatifiyle birlikte, öğretici ve birleştirici olmalıdır. Kendisi tamamen bittiği halde çıkıp Kürt Harekâtının düşmanla barış görüşmeleri yapmasını; İslam gibi bin beş yüz yıldır kanayan bir yaraya, Öcalan’ın teorik alternatifler üretmesine saldırmak, ırkçı düşünceden başka bir şey değildir.  Şunu herkes bilmelidir ki devrimci, devrimciye saldırmaz dostça eleştirip öneriler sunar. Devrimci olmayanlar devrimcilere saldırır, buna da o tarzda karşılıklar verileceği akıldan çıkarılmamalı.    
 
2-Alevilerin Geldiği Nokta: Anadolu’da yaşayan topluluklar içerisinde yolunu, izini, düşünce ve yaşam kültürünü, tamamen kaybetmiş toplumsal katmanlardan, Aleviler en başta geliyor. Alevileri bu duruma getiren nedenlerin başında, her iki Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarafından en ağır katliamlara maruz kalmalarıdır. Bu noktaya kadar Alevilerin sağa sola savrulmaları anlaşılır bir durumdur. Ancak bu Alevilerin kendilerini katleden cumhuriyet yönetimlerine âşık olması demek değildir. Maalesef Alevilerin %99’u Kemalist devlet ve onun partisine deli gibi âşık olurlarken, %1’i ise sol görünüp Kürtlere sağ vuran bir kişiliğe sahipler. Alevilerin bu sosyolojik, psikolojik durumlarının derince incelenmesi gerekiyor.
 
Özellikle 1968’den itibaren Türkiye’deki sosyalist hareketlenmelerden, Alevi gençleri de etkilenmesi neticesinde, çoğu sol örgütler içinde yer aldılar. Fakat Türk solunun göstermiş olduğu teorik yanlışlığı Alevilerin de göstermesi neticesinde, Türk solu ile birlikte aynı yenilgiyi yaşadılar. Gerek solun bitmesi gerekse soldan bir sonuç çıkmayacağını gören Aleviler, bu defa devletin direkt ve dolaylı teşvik ettiği Alevicilik Dernekleşmesini fırsat bilerek, Aleviliği bir dünya felsefeymiş gibi süsleyip püsleyerek, başta Aleviler olmak üzere insanlığın kurtuluşu şeklinde bir hayal dünyasına daldılar. Alevilik; kaynaklarıyla belgeli olarak ne zaman, nasıl, kim veya kimler tarafından icat edildiği, bunu hangi uygarlık ne kadar yaşattığı ile ilgili en ufak araştırma yapmadan, Alevilik kadimden beri vardır masalsı yuvarlak ifadelerle, kendilerince çok önemli bir örgütlenme yaptıklarına inanmaktalar. Öte yandan Alevilerin gerek Alevi Federasyonlarında gerekse dernek ve cem evlerinde, dönen dolapları duydukça, Alevi olmayanlar dahi Alevilere üzülüyorlar. Alevilerin bunları görmezden, duymazdan gelmeleri utanç verici. Üstelik tüm bunlara rağmen Alevilik adına bir şeyler yazıp çizenler, Aleviliğin Paganist bir inanç olduğunu, çoğu Paganist inançların günümüzde bir hükmünün kalmadığını bilemeyecek kadar cahil ya da bilip de söylemeyecek kadar art niyetli, tiksindirici karakterde ısrar etmeleri, düşmanı bile şaşırtıyor.  
 
Bazıları da "Alevilik bilimdir, çağdaşlıktır, ilericiliktir, devrimciliktir," diyerek, adeta Materyalizme ve Pozitif bilimlere alternatif bir düşünceymiş gibi anlatmaları, ayrı bir kronik durumdur. Madem Alevilik bilimse bu zamana kadar Alevi toplumu hangi bilimsel icada imza attı? Ya da bu kadar çağdaş ilerici ve her derde derman Alevilik, neden kendi uygarlığını, devletini veya kurumsal yapılarını oluşturamadı? İfade edilenlerden bir tanesi dahi hayata geçirilmediğine göre, demek ki Alevilik Paganist bir inançtan başka bir şey değildir. Çağımızda Aleviliğin birey ve topluluklar üzerinde artık etkisi kalmadığına göre ne kendinizi ne de toplumu, oyalayıp aldatmanın bir anlamı yoktur. Böyle bir gerçeklik karşısında yapılacak tek şey ya canını feda edecek kadar örgütlenip tüm düzeni değiştirmektir ya da bunu göze alamıyorsan, köşene çekilip dürüst davranmaktır. Sıraladıklarımın hiçbirisini yapmayan Aleviler, eleştiri ve lafa gelince sürekli bol keseden atarlarken, kendileri gibi asırlarca katliama uğramış Kürtlere ve liderine laf etmeleri, derin şizofrenik bir durumda olduklarını ifade ediyor.
 
3-Kürt Hareketinin Geldiği Nokta: Giriş paragrafında bahsettiğim gibi, Kürt Özgürlük Savaşçıları 1978’den itibaren kendi örgütlerini kurarak mücadeleye başladılar. Bu örgütün lideri Abdullah Öcalan, o tarihlerde Türk ordusunun agresifliğini ve devrimcilere karşı acımasızlığını öngörerek, Türk ve Kürt devrimcilerin mevcut yapılarıyla, Türk ordusuna karşı direnemeyeceklerini ifade etmiştir. Ve bu duruma alternatif olarak, yurt dışına çekilip ordulaşarak ülkeye giriş yapmaları gerektiğini savunmuştur. Türk sol örgütlerinin hepsi, "Apo korktu, kaçacak," diyerek, Öcalan’ı suçlamakta hiçbir sakınca görmediler. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) bireyleri, önderlerinin talimatlarına uyarak, Lübnan’ın kontrolündeki Beka Vadisi'ne çekildiler. Burada her türlü hazırlığı yaptıktan sonra, 1984 yılından itibaren Türkiye’ye giriş yaparak, bilindiği gibi ilk Eruh, Şemdinli ve Pervari eylemlerini gerçekleştirdiler.
 
PKK’nin bu tarz eylem ve savaşı devam ederek, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri başta olmak üzere, Toroslar, İç Anadolu ve Karadeniz kırsalına kadar girmeyi başarmıştı. Çoğu zaman şehir merkezlerinde de geçici kontrolleri sağlayan bir aşamaya gelen örgüt, Kürt halkının ve Türkiyeli samimi muhalif düşünen çoğu insanın, siyasal yuvası oldu. PKK’nin yaklaşık 48 yıllık silahlı ve teorik siyasal mücadelesi sayesinde, Türkiye’de birçok şeyin değişip dönüşmesinde direkt ve dolaylı etkisini tüm dünya kabul etmişken, Türk solcuları bunu görmemek için her türlü oyuna baş vurdular. Türkiyeli sosyalistlerin çoğunluğu ve sözde Türk solcuları, faşist düşünceler kadar PKK’ye sözlü saldırarak, kara propaganda şeklinde eleştirmeyi kendilerine büyük bir vazife gördüler. Türk sol örgütleri, PKK liderine her türlü saldırırken, kendilerinin nerede olduklarını akıllarına getirmemeleri düşündürücü değil mi?
 
Dünyanın her yerinde askeri, siyasal, ekonomik, teknolojik, kültürel birçok alanda meydana gelen global ve küresel değişimler askeri, teknolojik, ekonomik, küresel baskılar yaratması neticesinde, başta ulus devletler olmak üzere, PKK gibi gerilla savaşı veren devrimci örgütleri ciddi anlamda zorluyordu. PKK lideri Abdullah Öcalan dünyada yaşanan değişimleri daha erken öngören birisi olarak, silahlı gerilla gücüyle nereye kadar savaşılıp savaşılmayacağı üzerinde çalışıp hem örgütün siyasal teorik stratejisinde hem de savaş yapısında önemli değişimlere gitmiştir. Bunu anlayamayan ya da kaldırmayan bazı PKK’liler örgütü terk ettiler. Tüm bunları fırsat bilen Türkiye ve NATO güçleri bu defa örgütün liderini yakalamak için tüm dünya ülkelerini tehdit edip, Beka Vadisi'nden çıkmasını sağladılar. Abdullah Öcalan’ı esir alan Amerika ve NATO güçleri, Türkiye’ye teslim ederek hem Türkiye’yi hem de Abdullah Öcalan’ı kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmayı hedefledi.
 
Tüm bunların bilincinde olan Abdullah Öcalan, zindandan tüm engellere ve zorluklara rağmen Kürt halkını ve örgütünü yönetmeyi başardı. Ancak gelinen aşamada artık gerilla tarzı silahlı mücadelenin kör dövüşe yol açacağının bilincinde olduğundan, bunu stratejik olarak değiştirip Türkiye’nin talebi doğrultusunda, barışçıl görüşmelerle aşmanın akıllıca olduğuna karar verdi. Türkiye’yi barış görüşmelerine zorlayan ana etkense, Amerika ve İsrail’in küresel tehditleridir. Amerika ve ortakları; istedikleri bölgelerde hegemonya oluşturmak için, devrimci irade gösteren güçlerle taktiksel iş birliği yapmadan bunun mümkün olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Amerika bu engeli, Suriye’de örgütlü Kürt Devrimcilerin oluşturduğu Halk Koruma Birlikleri (YPG) ile iş birliği geliştirerek amacına ulaşmaya çalışıyor. YPG’nin de küresel bir güce ve desteğe ihtiyacı olduğundan, bu teklifi kabul edip halkını korumaya çalıştı. Amerika ve İsrail’in küresel tehditleri, Türkiye gibi bölge ülkelerini ciddi anlamda korkutması neticesinde, Türkiye Yönetimi eskisinden daha farklı şekilde, devletin derinlerini devreye sokarak, barış görüşmelerini başlatmıştır. Bu durumu teslimiyet olarak gören sözde Türk sol ve sosyalistleri, yeniden Abdullah Öcalan ve PKK’ye saldırmakta bir sakınca görmezken, kendilerine şunu sormak gerekiyor.
 
Evet karşılıklı savaşan güçler birbirlerine üstünlük sağlayamadığı zaman, ortak bir noktada buluşup karşılıklı tavizler verilerek barış sağlanır. Ki bu dünyanın her yerinde gerçekleşen durumdur. Bu durum başarılı da olabilir başarısız da. Abdullah Öcalan’a ve PKK’ye saldıranlara şunu sormak durumundayım. Buyurun elinizi tutan mı var? Meydanlar boş, mücadeleyi başlatın, size her türlü destek verilecektir. Türk solu 57 yıl boyunca, en ufak bir bölge ya da halk kesimini örgütleyemeyip, sıradan cahil ve gericilerin yaptığı gibi, kariyer ve kıskançlık hastalığı yüzünden bölünüp yok olurken, kendilerini sorgulamadan, herkesi eleştirmeleri samimiyetten uzak olmaktır. Türk solu ve Alevilerin, insanlık ve demokrasi diye bir dertleri olsa, PKK ile güç birliği yaparak düşmandan daha fazla taviz koparmanın yollarını aramaları beklenirdi. Maalesef PKK’yi daha fazla zayıflatmak için düşmandan daha iğrenç şekilde saldırıyorlar. Üzerinde durulması gereken diğer bir önemli noktaysa,  Öcalan’ın; Demokratik İslam Kongresine göndermiş olduğu mesajdaki, Demokratik İslam önerisi ve Medine Vesikası'dır.
 
Abdullah Öcalan örgüt lideriyken aynı zamanda bir teorisyendir. Öcalan’ın gerek “Demokratik İslam düşüncesi gerekse Medine Vesikası”1400 yıldır, İslam toplumlarında devam eden mezhepsel ve kültürel çatışmalarla kangrenleşen düşmanlığı aşmaktır. Bu zamana kadar bu sorunu çözmeyen devletler, aydın ve sosyalistlerin, Abdullah Öcalan’ın çözümlemelerine saldırmaları, İslam toplumlarındaki çatışmaların devam etmesini istemektir. Sözde aydın ve solcular felsefe ve kültürel çarpıklıkları yüzünden, Öcalan’ın çözümlemelerini gericilik, aşiretçilik ve İslamcı düzenlerle iş birliği şeklinde düşünürlerken, kendi alternatiflerinin olmaması, art niyet değilse nedir? Buyurun İslam’daki çatışmaları siz çözün dendiğinde, yüz yıldır ezberledikleri tekerlemeleri tekrar ederek kendileri bile yorulup yıldı. Maalesef sözde laikçiler ve solcuların sorunları çözme gibi bir dertleri olmadığını, kurt dumanlı günü sever ifadesindeki gibi, ne zaman barış, demokratik çözüm görüşmeleri olsa ortalığı karıştırmak için devreye girmeleri, sisteme hizmet olduğunu iyi bilmeliler. Herkesin kendi gücüne ve bilgisine göre hareket etmesini öneriyorum. Sahte solculuk ve laikçilikle, yüzyıldır bu ülkede hiçbir sorunun çözülmediğini tüm dünya âlem biliyor. Özet Türkiye siyasal tarihinden anlaşılacağı gibi, faşist darbeci Türk Ordusuna karşı 48 yıldır kimlerin savaştığını tarih tüm gerçekliği ile göstermiştir, bunu görmeyen ve anlamayanlar şunu iyi bilmelidir, faşizme karşı birlik olmayanlar her şeyini kaybedecektir.  
05.01.2026
Cemal Zöngür
 

Kategori: 

Hapishane Edebiyatı

Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan  Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...

Konuk Yazarlar

MİRİNA DERWÊŞ/ Yılmaz ELAGÖZ
Derwêş , li ser nivînê xwe  razabû. Lihêfek kevn û bipîne li ser wî bû.  Linghên xwe   kişandibûn ber bi zikê xwe ve û destên...
Turist Tavuk mu Kaz mı? Erhan Tığlı
Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis...
Kaç Can Hakkı Olmalı İnsanın? Veli Erdem
                                         ...