İsviçre Alplerinden doğan Ren Nehri

İsmail Güner kullanıcısının resmi
İsviçre'nin doğa harikası Alpleri yakında görmenin en güzel yollarından biri de tren yolculuğudur. İsviçre, ulaşım için çok amaçlı biletler çıkarmış. Mesela yıllık abonelik olabileceği gibi aylık abonelik de olabiliyor. Benimkisi aylık. Süresi bitmiş aboneliğimi yenilemek için tren istasyonuna gittim.

Biletçi:
       "İsterseniz size her yaz sezonu yarı fiyatına BÜGA hazırlayıp vereyim, "dedi.
      "Yo, yo, istemiyorum” dedim ona. “Ben Igis'den Chur kent merkezine; işe gidip gelmek için aylık abone istiyorum." 
      Biletçi yüzüme bakıp, "Bununla kantonun her tarafına bir ay boyunca seyahat edebilirsiniz ama.” diyor.
      Fiyatı da uygun olunca BÜGA alıp eve döndüm. İsviçre Alplerinde doğup, Lihtenştayn önünden Almanya, Fransa ve Hollanda topraklarından geçip Kuzey Denizi'ne dökülen Vorder ve Hinterrhein, her iki kaynağın birleştiği noktada ünlü şatoları bulunan Reichenau'daki Ren Nehri’nin kaynağını hep merak ederdim. Hazır elime fırsat doğmuşken gitmeliydim. Hemen hazırlığımı yaptım. Önce iki kaynağın birleştiği yere gitmeye karar verdim. Temmuz ayının son haftasıydı. İkindi vaktiydi; trene bindiğimde. Sırt çantamdan bir kitap çıkardım. Gideceğim yere kadar okumaya koyuldum. Derken, şatolarla ünlü Reichenau'da durunca tren, indim. Demir köprünün üstünden geçip yamaçta, ormanın içindeki Tamins Köyü'nün taşlı yolunda ağır adımlarla yürümeye başladım. Havadaki nem oranı yüksekti ve sıcak bunaltıyordu beni. Yoluma çıkan ilk çeşmeden avuç avuç su içtim. Sonra Tamins - Bonaduz arasındaki köprü üstünde her iki kaynağın birleştiği yere doğru yoluma devam ettim. Bir yandan arabalar bir yandan trenler köprülerden takır tukur geçip yoluna gidiyorlardı. Nihayet vardım; iki kaynağın birleştiği Ren Nehri'nin akışını seyre koyuldum. Su gümüş rengindeydi, nazlı ve sakince akıyordu. Bir süre izledikten sonra istasyona geri döndüm. Kısa bir bekleyişten sonra gelen trene bindim. Tren iki kaynağın birleştiği Ren Nehri üstünden geçiyordu. Birkaç durak sonra Rhäzüns Köyü'nde indikten sonra teleferik istasyonuna doğru yürüdüm. BÜGA sadece bu teleferiğe geçerliydi çünkü. Geliş-gidiş kartımı alıp yirmi dakika kadar bekledim. Yukarıdan teleferiğin geldiğini gördüm. Durunca, önce çeşitli yiyecek dolu kasalar yerleştirildi. Sonra da biz yolcular bindik. Teleferik yukarı tırmandıkça manzara bir harika görünüyordu. Temmuzun sonu olmasına rağmen kar kürtükleri vardı. Alplerin yükseğinde uçan paraşütçüler kuş kümeleri gibi görünüyordu.
Tepedeki istasyonda teleferikten indik. Kantonun kuzey yamacında bir teras üzerinde bulunan bir dağ köyü olan küçük ve şirin Feldis’in içinden yürüyerek karşı yamaçtaki telesiyej istasyonuna doğru yola koyuldum.
      Vadiler ilkbahardaki gibi yemyeşildi; rengârenk güzel kanatlı kelebekler uçuşuyor, Alp İsketesi daldan dala konuyor, cırcır böceği car car ötüyor, çekirgeler oradan oraya zıplıyordu. Binbir türlü börtü böcek renk armonisi oluşturuyordu. Bir an için kendimi memlekette sandım…
      Kışın küçük bir kayak yeri olan Feldis'in 1966 metre yükseklikteki zirvesine çıkmak istiyordum. Telesiyej İstasyonu’na varınca gişedeki görevliden kart istedim.
      "Bir saat sonra telesiyej çalışmayacak,“ dedi bana.
      Bu durumu şansızlığıma yorup, yamaçta birkaç beton direği üstüne ahşaptan yapılan restorana çıktım. Restoranın iki tarafı balkon, korkuluklarına rengârenk çiçek saksıları asılmış, renkli brandalar altına da minderli sandalye ve masalar konulmuştu. Oturup bir şeyler içmek için kendime yer seçtim. Alplerin geleneksel giysileri içinde bir sarışın kadın garson karşıma geçip dikildi.  Masadaki menü kartında, Feldis'e has biradan kendime ısmarladım. Bir yanda soğuk biramı yudumlarken bir yandan da karşıda görünen Alp’in karlı zirvelerini seyre koyulmuştum.
      Biraz dinlendikten sonra restorandan ayrılıp yamacın öbür tarafına doğru asfalt yol boyunca yürüdüm. Tepelikteki eve bakıyordum, bir sincap zıplaya zıplaya ağacın gölgesine gelip yerden bulduğu bir şeyleri yemeye koyuldu. Daha yakında göreyim diye ona doğru ilerleyince sincap aniden kaçarak gözden kayboldu. Derken yoluma devam ettim. Kerestelerin istiflendiği bir yol kavşağına vardım. Stabilize yoldan ormanlık alana sapmaya çalışıyordum. Saptım da. Tepeye vardığımda birden çok çadırın kurulmuş olduğunu gördüm. Çadırların ortasında birkaç genç kız ve genç erkekle karşılaştım. Onlardan bilgi almaya çalışıyordum. Yemek çadırından tutun da eğlence tertiplenmesine dek çadır kurmuşlardı.
      "Yazın, belediyenin iki ay süreyle buraya çadır kurmalarına izin verdiğini" söyledi gençlerden biri.
      "Çadırlarınız aynı Apaçi çadırlarına benziyor," deyince gençler yaptığım espriye kahkaha attılar.
      Orman insana huzur veriyor nedense. Çimenlerin üzerine oturup, doğayı dinliyor ve etrafımı seyre dalıyorum. Az ötemde yoncalar arasında büyümüş bir mantar gözüme ilişiyor. Koparmak istediysem de zehirli olur diye vazgeçiyorum.
      Dünyada en fazla oksijene sahip Alplerin eteklerinde sırt çantamdan çıkardığım jiletine sarılı ekmek arası sandviçimi mahzun bir biçimde yemeye başlıyorum…
      Güneşli sıcak hava yerini yavaş yavaş yağışlı havaya bırakıyordu. Eve bir an dönmek için hızlı adımlarla teleferiğin olduğu yere yürüdüm. Feldis sokaklarını arşınlarken bir an hüzünlendim. Karadeniz Bölgesi’nde ticaret yaptığım köyleri anımsadım. Doğası buraya benziyordu, ama bir tek yolları yoktu… Teleferiğin kapıları henüz kapalıydı. Benden başka da kimse yoktu.
      Derken, bir adam çıkageldi. Ardında bir genç çift… Karşı dağın zirvesinde başlayan şiddetli bir yağmur bize yaklaşıyordu. Neyse ki yağmura yakalanmadan aşağıya indik. Tren istasyonuna varmak için, bir hayli yol yürümemiz gerekiyordu. Yağmur tüm şiddetiyle bastırınca hemen yakınımızdaki otobüs durağına koştuk. Yağmur kovadan boşalırcasına yağıyordu. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Tıpkı çocukluğumdaki gibi bir yıldırım sol kulağımın zarını patlarcasına büyük bir gürültüyle yakınımızda bir yere düştü. Seyir halindeki araçlar yol kenarlarına çekilmek zorunda kaldı. Ayaklarımız ıslanmasın diye bankın üzerine çıkıp yağmurun dinmesini beklemeye koyulduk. Şiddetli yağan yağmur dinmeye başladı. Otobüse atlayıp şehir merkezinde indim. Tren istasyonuna gittim. İlk trenle eve doğru yola koyuldum. Böylece, ilk gezimi de burada tamamlamış oldum.
 
 

      ( * ) Yirmi yıldır memleketim -Anadolu'nun İsviçre'si- Elbistan'dan uzakta mülteci hayatı yaşamaktayım; Şu an 50 bin insanın içtiği sudan zehirlenerek yaşam mücadelesi vermektedirler. Yazı dizisinde geçen yerler bir yerel (Kanton sistemi) yönetim sistemi ile yönetilmekte… Kısaca şunu belirtmek isterim; Siyasi olarak zehirlenmiş bir zihniyetin yönettiği bir kentin suyunun da zehirli çıkması siyasi bir sorumsuzluk örneğinden başka bir şey değildir!..

 

İsmail Güner
 

Kategori: