Hendekler ayrımı
dövüşemeyecek kadar korkak olan,
bu yüzden de kendileri
adına dövüşmek için dünyanın gençlerini
cepheye süren hırsızlar çıkarır.’’ Edmund Burke
dövüşemeyecek kadar korkak olan,
bu yüzden de kendileri
adına dövüşmek için dünyanın gençlerini
cepheye süren hırsızlar çıkarır.’’ Edmund Burke
Affınıza sığınarak kısa bir hatırlatma yapmadan geçemeyeceğim. “Ömer Polat” 1980 yılına kadar ülkemizde birçok şiir kitabı, roman ve düz yazıları çıkmış hatta romanları Tiyatro oyununa çevrilmiş bir yazarımızdı. “ ALADAĞLI MIHO” adlı tiyatro eseri gibi. Ayrıca benim de öğretmenimdi…
Tekrar başa dönersek Ömer Polat hocamız itirazımıza gülmüş, “Sözümü tekrar ediyorum, edebi bir hastalıktır yazmak ve tedavisi asla mümkün değildir.” diye yinelemişti bizim bilgiç ve vakur tavrımıza karşın.
Sivas’ta yakılan Behçet Aysan’ın, “Yok başka cehennem/ yaşıyorsunuz işte,” diye betimlediği coğrafya(mız)da gerçeklerden söz etmek, insana ister istemez F. Nietzsche’nin, “Ben bu kulaklara göre bir ağız değilim,” sözünü anımsatır.
“TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR”
KEMALİST REALİTENİN ASLI!
“CUMHURİYET” KAZANIM MIDIR?
ERMENİ SOYKIRIMI FASLI
“SEYFO”NUN SÜRYANÎLERİ
“73 FERMAN”LI ÊZÎDÎLER
“ETNİK TEMİZLİK” KURBANI RUMLAR
PONTUS FACİASI
YAKILAN İZMİR!
VE MÜBADELE…
Hayallerimiz peşimizi, biz hayallerimizin peşini bırakmayız. Hayallerimizi gerçekleşmese de hayallerimiz kalbimizde sürekli bizimle yaşar, arada zihnimizi ziyaret eder, maziye ve geleceğe gidip geliriz…
Çünkü onları az bir ücretle çalıştırıyordu işverenler. İş yerinden de kolay kolay izin vermezlerdi. Telefon edecek fırsatları bile olmazdı, bunu çok iyi biliyordum. Bazı İranlılar da geceleri sabahlara kadar İnternette, bilgisayar başında vakit geçirirler, ancak öğlen kalkarlardı yataktan. Bu düşünceler içinde telefonu açtım. Telefondaki ses benimle tatlı tatlı konuşmaya başladı. İlk anda tanıyamadım ama sonra Samet'in ismini söyleyince tanıdım onu. Samet benim eski bir dostumdur. Telefondaki kişiyi ise bir kez Ankara'da Ali Bıyık'ın pansiyonunda görmüştüm.
kadınların çığlıklarıyla
yankılanıp duruyor.”[1]
Bir tek evren var, o da kanayan bir evren.”[1]
Barış (ile savaş) gerçeğine ilişkin genel/ beylik laflar etmek yerine; barışı (ve savaşı) hangi zeminde ve tabloda konuştuğumuzu belirlemek, meselenin özü açısından kilit önemdedir.
Emperyalist/ kapitalist bir dünyada ve coğrafyada yaşa(tıl)dığımız veriliyken ve de “Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir hayal hâline getirir”ken[2] sistemin sürdürülemezliği hiç kimse için “sır” olmasa gerek.
Taklit yeteneği çok iyiydi. Gırgır ve şamatayı sever öykündüğü yoldaşlarını bire bir taklit ederken dernektekileri gülmekten kırar geçirirdi.
Çalışkandı; tam bir görev adamıydı. “Teoriden anlamam, ben pratik adamıyım!” derdi. Kızdı mı hemen parlardı, ama çabuk da sönerdi.
Bir gün dernek basıldı. Gözaltına alındı, sorgusundan sonra da tutuklandı. Buca Cezaevi’nde mahpus yattı. Çıktıktan sonra birkaç yoldaşıyla birlikte Meriç’ten Yunanistan’a geçmiş, oradan da Lavrion Kampı’na…
-Ne yazarsın?
-Martıları, denizi, maviyi, ufku, kelebeği, çiçeği, umutsuzluğu, aşkı, barları, meyhaneleri, aldatılmışlığı...
Ben yazarım; güzel kadınları, düşleri, fantezileri, dört kıtaya hükmeden şanlı tarihimi, Anadolu'ya sıkışmış son ulusumu...
Sen yazar olamazsın! Evinden, toprağından, kapısındaki ağaçtan, inciri, üzümü, zeytini işleyen tezgâhından, teknesinden, oltasından, düşlerinden koparılan Alenayı, Adonisi, Gergoru, Dimitri'yi yazdın mı?
Yazmadım!