Türkiye'de İnsani Yaşam Yakın Gelecekte gerçekleşmeyecek, Neden?

Cemal Zöngür kullanıcısının resmi
Bu başlığı kullanırken içim sızlayarak ifade ediyorum. Ancak...

beni buna mecbur eden sayısız tarihsel yıkımlar, kültürel kökensizlik, eğitim, demokrasi, hukuk, sınıf ve siyasal düşüncelerdeki sahteliktir. İnsanca yaşam Türkiyeli her insanın en doğal hakkı olduğuna inandığım halde, bu hakkın gerçekleşmesi ya da hayat bulması için, nasıl ki bir ağacın doğasına uygun toprak, iklim, çevre ve bakım gerekliyse, insani kültür ve yaşamın oturması içinde her türlü dejenerasyondan uzak bilimsel, gerçekçi eğitim ve düzenin olması şarttır. Anadolu’da kültürel kökenler üzerine, o kadar derin tahrifatlar uygulanmış ki, bu kadar büyük dejenerasyonun nasıl başarıldığına insan şaşırıp kalıyor.
 
Böyle bir başlıkla umutsuzluk ifade ettiğimin farkındayım. Fakat tarihsel yaşananları incelediğimizde, toplumun ilericileri sayılan Alevilerin binyıldır ezberledikleri tarikatçı tekerlemelerle yerinde saymaları. Aynı şekilde sosyalistlerin kalıplaşmış Marksist terimleri tekrarlamaları. Dinci, ırkçı, laik geçinenlerin, ahlâk ve yaşamlarında olumlu en ufak değişimin olmaması. İşçi sendikaları ve partilerin, paternalist mantıktan kurtulmamaları, her şeyin sahte olduğunun somut örnekleridir. Her alanda ahlâki ve kültürel yozlaşma yüksek seviyede iken, gerçekleri haykırmak gerekmez mi? Bu kararı durup dururken vermiş değilim. Gerek kırk beş yıllık, siyasal yaşamımdaki tecrübeler gerekse dünya tarihi, sosyal psikoloji ve kültürler üzerine yapmış olduğum araştırmaların bir sonucudur. 
 
Dünya, Anadolu ve Orta Doğu tarihini okuyup, ideoloji üstü bakış açısıyla sonuç çıkarmak isteyenler, benim neden böyle bir haykırışta bulunduğuma hak verecekler. Türkiye’de bazı halklar 1000 yıldan daha fazla, bazılarıysa 300 yıldır yaşadığı halde şekilci birtakım değişikliklerin dışında, özüne dayanan bir kültürel yaşama sahip değiller. Bu halkları sırasıyla ifade edecek olursak Türk, Kürt, inançsal olarak Aleviler, Laz, Çerkez, Gürcü, Hemşin, Ermeni, Rum, Boşnak, Pomak, Arnavut, Bulgar ve Süryanilerden oluşup %98’i Arap İslam masallarıyla yaşıyorlar. Ve hepsi birbirlerine düşmanlaştırıldı. İstisnalar haricinde hiçbir din, siyasi düşünce bu anlayışı samimice ortadan kaldırmayı düşünmedi. Yozlaşmış bu duruma kafa yoranların istisnayı oluşturması da bizleri düşündürmeye devam ediyor.
 
Mevcut gerçekler bu şekildeyken, toplumu yönlendiren din, inanç ve siyasi düşünceler başta kendilerini masaya yatırıp, bu duruma nasıl, neden gelindiğini araştırmak yerine, o bildik kalıplaşmış söylem ve mantıktan arınmamaları, toplumda umut diye bir şey bırakmadı. Bin yıldır temcit pilavı gibi, aynı şeyleri tekrarladıkları için hem toplumu hem de kendilerini zehirlediler. Bu mantığın Cumhuriyet yönetiminde de sürdürülmesi, gerçekten Anadolu’da başka çıkış yolun olmadığı için mi, yoksa siyaset ve yönetime gelenlerin samimiyetsiz, kültürsüz, beceriksiz, gerçek kültürel kökenden uzaklaşmış olmamaları mıdır? Anadolu’da bu duruma nasıl gelindi?  
 
Anadolu ve Mezopotamya’daki halkların kültürel ve düşünsel olarak dejenere olmaları, önce Arapların ilkelin de ilkeli İslam adıyla var ettikleri dini kültürle başlayıp, giderek söz konusu çevrelerde egemenlik sağlaması oldu. Bu kültürel, düşünce dejenerasyonu daha sonra miladi 900’lerden itibaren bir taraftan Türk kökeninden gelen Selçuklu ve Osmanlı Padişahlarınca, diğer taraftan Kürt kökenli Selâhaddin Eyyubi, Ebu Müslim Horsani, İdris-i Bitlis, Pers ya da Kürt kökenli Şah İsmail, Ziya Gökalp, Cemalettin Çelebi, Diyap Ağa ve diğer halkların bireyleri tarafından gerçekleşti. Dili, kültürü Arapça olan kökensiz devşirme Osmanlı Padişahlarınca, bunun 619 yıl devam ettirilmesi, dil ve kültürler başta olmak üzere doğru, gerçek olan her şeyi tamamen dejenerasyona uğratmıştır. Benzer yapı Cumhuriyet döneminde ise birtakım yüzeysel modernist şekilcilikle sürdürülmesi, daha derin düşünmeye sevk ediyor bizleri.
 
Öncelikle Türkiye devletini, Türkiye’de yaşayan örgütlü bir halk inşa etmedi, çünkü Osmanlı Arap İslam devşirme kültürünü sahiplenmesi yüzünden, halk tamamen örgütsüz, cahil bırakılmıştı. Şayet Anadolu’da yaşayan halklar 1918’lerde okur yazarlıktan tutalım, eğitim, siyaset ve politikada iğne ucu kadar bilgiye sahip olsalardı, her şey biraz daha farklı olurdu. Çünkü Osmanlı’da toplumun okur yazar oranı%5’ti. Bunlarda Rum, Ermeni, Çerkez, Gürcü, Laz, Kürt ve Balkan kökenliydiler. Osmanlı döneminde Türkler dağ başlarında yoksul, cahil şekilde yaşıyordu. Örgütlülük, eğitim, ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel açıdan tamamen bitmiş Anadolu toplumunun, yeniden devlet olmasını sağlayan güçler emperyalistlerdi.
 
Emperyalistler; Anadolu halklarını sevdiklerinden değil Türkiye’nin, Asya ve Avrupa arasında köprü konumunda olduğundan, emperyal çıkarlarında kullanmak içindi. Kendilerini emperyalistlerin yanında bulan Mustafa Kemal ve arkadaşları, mecburen emperyalistlerle birlikte hareket etmek zorundaydılar. Tamamen yok olmuş Osmanlı enkazından devlet yaratmak, Anadolu’nun yerlisi hiç kimsenin ağzının karı değildi. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ü ne büyütmeye gerek var ne de tamamen yerin dibine sokmaya. İfade edilen koşullarda bizler olsaydık ne yapardık? sorusuyla empati yaptığımda ilk on yıl Mustafa Kemal Atatürk gibi emperyalistlerle çalışılırdı. Ancak daha sonraki yıllarda yeni müttefikler bularak, emperyalistlerin her dediğini uygulamak yerine bilimsel, kendi kökenleri üzerine çalışmalar yapılmalıydı. Maalesef Cumhuriyet yöneticileri, Devşirme Arap İslam kültüründen bir türlü vazgeçmek gibi bir dertleri, tasaları olmamış. Bunun temel nedeni, Cumhuriyet yönetiminde üst düzey mevkilerde görev alan kişilerin hemen hemen hepsi, kendi öz kültürel kökeninden koparılmış devşirme kişilerden oluşmasıdır. Kürt olanlarsa, Kürtlüğünü ya inkâr edenlerdir ya da İslam Devşirmeciliğine sarılıp makam, mevki düşkünü kişilerdi.
 
Osmanlı gibi Cumhuriyet yönetimi de İslam’ı devlet dini yapıp Arapça isimler, kelimeler, deyimler, ibadet, gelenek, görenekler aynı şekilde sürdürülmüştür. Bir de İslam’ın eğitim olarak topluma zorunlu öğretilmesi, Kurtuluş Savaşı adıyla anlatılanların gerçek olmaması. Selçuklular ve Osmanlı’nın yoz kültürünün Türk tarihi olarak okutulması, başta Türkler üzerinde derin soysuzlaşma yaratmıştır. Diğer halklar açısından daha büyük kültür katliamdır bu durum. Türkiye devletinin oluşumunda, Türklerde dahil hiçbir halk, kendi kültürel kökeni için mücadele vermiş değil. Dil, din, inanç, sınıf, emek, ekonomi, kültür, siyaset, sendika, laiklik, demokrasi, Osmanlı’nın devşirme Arap İslam dejenerasyonu üzerine şekillendirilip, birtakım Avrupai soslarla anlaşılmaz kılınmıştır
 
Her şeyin tamamen bitmiş olduğu bir toplumda, Atatürk birilerine dayannadan veya iş birliği yapmadan kesinlikle bırakalım bir devlet kurmayı, köy muhtarlığını dahi yaşatma şansı yoktu. Kaldı ki Osmanlı’yı dağıtıp yok edenler emperyalistler olduğundan, onun yerine kendi çıkarlarına uygun bir devleti, yine emperyalistler gerçekleştirdi. İfade ettiğim gibi Osmanlı döneminde Türklerin dil, kültür ve siyasi olarak esamesi okunmazken, emperyalistlerin Türkler adına devlet kurmaları büyük bir soru işareti. Türkçe Dilbilgisinin (Gramatik) resmileşmesi, Türklerin istek ve dayatmalarıyla gerçekleşen bir durum değildi. Çünkü Türklerin %99,9’u eğitim görmemiş, ekonomi ve siyasetten uzak cahil bırakılmışlardı. Buna rağmen Türkçenin resmi dil olması, Türkler için açılmış en büyük kapılardan birisidir. Fakat doğru ve gerçekçi bilimsel eğitim olmazsa, bir dilin eğitim dili olması yetmiyor. Nedeni Türkiye’nin bugüne kadar ki gerici ve devşirme Türkçülüğüdür.
 
Atatürk’ün 1918’den 1938’e kadar ki durumu ve içerisinde bulunduğu şartlar, günümüzde Kürt ulusal hareketi ve lideri Abdullah Öcalan’ın komplo ile yakalanıp İmralı’da hapsedilerek, emperyalistlerin ve Türkiye’nin kendi emellerinde kullanmaya çalışmalarına benziyor. Öcalan’ın tüm baskı ve yıldırmalara rağmen, stratejik olarak taviz vermediği iyi anlaşılmalıdır. Aynı coğrafya, iki halk ve liderler arasındaki önemli farklılıksa, birinin halk ve toplum olarak tamamen örgütsüz ve siyasetten uzak olması, diğeri ise 48 yıllık gerilla savaşı ve siyasi örgütlülüğe sahip olması.
 
Abdullah Öcalan ve Kürt halkı 1978’den itibaren savaşırken, her bakımdan örgütlü bir halk konumuna gelmesi gerek emperyalistlerin gerekse Türkiye devletinin, tüm planlarını ciddi anlamda zora sokmuştur. Ancak uluslararası diplomasinin emperyalistlerin elinde olması, Abdullah Öcalan ve Kürt hareketinin direnişini, bazı alanlarda sınırlasa da hareketin gücünü emperyalistler küçümseyemedi. Günümüzde tek dirençli ve örgütlü halkın Kürtler olduğu gerçeğini, emperyalistler kabul etmiş durumda. Kürt ulusal hareketi ve liderinin bu gücünü, sözde Türkiyeli demokratlar, Aleviler, sol, sosyalist geçinenlerin çoğu, kıskanıp kaldıramadıkları için MİT’in zihniyetine benzer ifadelerle, her türlü hakaret ve karalamayı sürdürmeleri, Türkiye’de nasıl bir sol anlayışla halkın oyalanıp uyutulduğunun somut kanıtlarıdır. Sol ve demokrat geçinenler, devrimci Kürt hareketine bu tarz düşmanlık yaptıkları sürece, insani yaşamın Türkiye’de yakın gelecekte gerçekleşemeyeceğini kanıtlıyor. Tüm olumsuzluklara rağmen, Kürtlerin dirençli örgütlülüğe sahip olmaları, bazı umutların yaşamasındaki tek tesellimizdir. 16.02.2026
Cemal Zöngür
Kaynaklar:
Ali Kemal Meram- Padişah Anaları. Güz Yayınları
Yalçın Küçük- Türkitye Üzerine Tezler. 5 Cilt. Tekin Yay.
Yalçın Küçük- Aydın Üzerine Tezler. Tekin Yay.
İsmail Beşikci- Türk Tarih Tezi. Yurt Yay.
İsmail Beşikçi- Doğu Anadolu’nun Düzeni. Yurt Yay.
Suat Parlar- Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet. Spartaküs Yay.
Suat Parlar-Kontrgerilla Kıskacında Türkiye. Bibliotek Yay.
Fikret Başkaya- Yedi yüz Osmanlı Geleneğinden Yirmi Sekiz Şubat’a. Ütopya Yay.
Cemal Zöngür – Türkleri Yeniden Tanımak. Ozan Yayıncılık.
 

Kategori: 

Hapishane Edebiyatı

Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan  Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...

Konuk Yazarlar

MİRİNA DERWÊŞ/ Yılmaz ELAGÖZ
Derwêş , li ser nivînê xwe  razabû. Lihêfek kevn û bipîne li ser wî bû.  Linghên xwe   kişandibûn ber bi zikê xwe ve û destên...
Turist Tavuk mu Kaz mı? Erhan Tığlı
Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis...
Kaç Can Hakkı Olmalı İnsanın? Veli Erdem
                                         ...