Yazar Ali Rıza Aksın’la Edebiyat ve Kırmızı Fare Romanı üzerine söyleşi
İsmail Güner: Neden yazma gereği duydunuz? İlk olarak ne zaman yazmaya başladınız?
İsmail Güner: Neden yazma gereği duydunuz? İlk olarak ne zaman yazmaya başladınız?
Burnumun direği sızladı. Yavaş adımlarla sokağın içinde yürürken, sokağın eski haline dönmüş, çocukluğumu yeniden yaşıyordum sanki. Sağımı solumu incelerken elektrik direğinin dibindeki evi görünce sevindim. Ev neredeyse hiç değişmemiş hâlâ zamana karşı direniyordu. İçindekileri hayal etmeye başladım. Sait Dede otoriterdi ama aynı zamanda çocuklara karşı sevecendi. Şeker ve limonata dağıttığı günlere gittim. Bir köşede durmuş, etrafına bakıyordu. Beni görünce gülümsedi.
“Gel evladım, limonata vereyim iç, kendi ellerimle yaptım.” dedi. Duymazdan gelince.
Serseri kurşun misali nerede durur bilinmez!
İçimdeki Şizofren Melek
Bu akşam;
Şiire sol yanım ile girmem gerekiyor,
Ki düşünmek; anlatmak ağır suç
Sağ ım kan kusturur sınır ötesinde!
Şiiri kalemime göre dikleştiriyorum!
Mürekkepten çalmayı düşünmedim hiç..
Sokaklar taşıyamaz gerçekleri,
Umut ışığı kısıldıkça, kısıtlandı düşler
Her şair kendi sözleriyle asıldı
Her söz yazarının dudaklarında patlar
Gayrı İnsanlık kendi içinde bile!
Kendine yasaklarla güne başlar..
Hırlı mı hırsız mı üstünde hiç durmadan ülkene yerleştirdiğin sığınmacıyı; sırf biraz dilini öğrendi, uyum sağladı diye vatandaşlık pasını cebine koyarsan…
Mülteci toplulukların ülkesini sömürme sonucu ülkenizin sosyal refah düzeyi gelişmişliğine dayanarak, sığınmacıyı en kötü angarya işlerinde çalıştırıp aşağılarsan…
Uluslararası standartlara göre ayrılan sosyal yardım fonundan mahrum bırakırsan…
Bu nedenle ülkendeki hırsızlık nedeniyle olay yerine çağrılan polisin gitmezse…
Metrolarda yapılan taciz, tecavüzleri önlemezsen…
Martin Luther King, “Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair bir hayalim var” demişti, ancak bu yaşamsal insani hayalleri vuruldu ve ayrımcılık hala tenler, diller, inançlar, cinsiyetler üzerinden gırla yapılıyor. Hrant Dink; “Kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce...” İnsanın kuşkulu duygusuna, güvercinin ürkek telaşına aldırmadı.
Şadırvanların üzerindeki kümbetlere de kuşlar konuyordu. Sebillerden su verilince onlar da içerlerdi insanlarla birlikte. Hele pembe ve yeşil sütunlar harikaydı. Mermerlerin Marsilya’dan getirtildiğini duymuştu. Saatini de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in hediye ettiği söylentileri vardı. Kule tamamlanınca onu üst kısma koyacaklardı mutlaka.
Meydanda onun gibi meraklı insanlar vardı. İki adamın konuşmasına kulak misafiri oldu.
“Gördün mü; o kadar yağmur yağdı, güneş kızdırdı, yine de çökmedi kule.” dedi biri.
Diğeri omuz silkti.
İkisinin öpüştüğü yer burası işte. Denizle kıyılar sevişir ve deniz hiç durmadan kıyılara ilânı aşk eder. Bıkmaz, usanmaz, bin yıllar boyunca.
Bağlarım vurulmuş dalda gülüyle
Haykırıp durursun insan diliyle
Kazananda belli kaybedenlerde…
Ölen sorgulanır öldürenler ak
Tüm izler karıştı bak bu günlerde
Bu kalleş ölümün tarafları yok
Kazananda belli kaybedenlerde…
Umut can çekişir gelen her günde
Ne iman ne inanç kalmış şu dinde
Bıçak ceryan olmuş oynuyor tende
Kazananda belli kaybedenlerde…
Halkımın sırtında zorba kamçısı
Dizlerden gözlere vurur sancısı
Barış diyenlerin bitmiyor yası
“Barış,
insanların birbirlerine
gerçek adlarını
söyleyebildikleri bir zamandır.”[2]
Barış için savaş karşısında akademiyi, sorumluluklarını konuştuğumuz bu toplantıyı neden Ege ya da Dokuz Eylül veya herhangi bir Üniversitesi’nin bir salonunda, kampüsünde düzenleyemiyoruz? Neden bu insanî eylemimiz üniversitelerde yasaklı, “sakıncalı”? Bu soru(n)ların yanıtını verebilirseniz, barış için savaş karşısında Türk(iye) akademisinin zavallılığının vardığı sümsüklüğün ne demek olduğunu da kavrarsınız.