
Evinde ziyaret ettim arkadaşım Osman’ı. Avurtları çökmüştü, damarları görünen incecik elleriyle sıktı elimi.
Dudakları çölde unutulmuş kaktüs gibi. Beni görünce birden canlanıverdi, gözleri yalımla parladı:
-Hasan, dedi. Dudaklarını kuşatan kaktüs canını acıtır gibi oldu, toparlandı. Gözlerini gözlerime çevirdi, ellerimi kemoterapi sıcaklığıyla tuttu:
“Karşıki tepelere çulluklar dökülmüştür.” dedi.
“Ne çulluğu Osman, çulluk mu kaldı? Yıllardır tek tük görülüyor çulluk.”
Gözlerini dikti, gözleri evin penceresini deldi geçti.
“Gelmiştir. Çulluk mevsimidir aralıkta dökülmeye başlar.”
Odadakilerin kaş göz işaretiyle hemen rolünü lakıyla yapan oyuncu gibi:
“Olabilir, sen hele bir iyileş de bakarız.” dedim.
Birkaç hafta sonra Osman köyün en iyi ferma yapan köpeğiyle yanımdaydı. Yüzünde hastalığın izlerini silen bir mutluluk da vardı.
“Haydi, çulluklar dökülmüştür yamaca.” dedi.
Önce derenin kenarındaki kavaklıklardan yürüdük. Çatal yolun ağzında durduk, köpekler kulak kesildi, kuyrukları havadaydı..
“Burada ayrılalım.” dedi. Köpeklerden çatal burun olanını peşine takarak tepeye varan kestirme yola saptı.
Yanımdaki köpek çalılıklardan gelen hışırtıya kulak kabarttı. Domuzların geçit yeriydi burası. Tüfeği doğrulttum, çalılıkların oraya sesin geldiği noktaya iki el ateş ettim. Tüfeğin tok sesi göğü boydan boya deldi geçti.
“Osman, Osman, kalk!”
Osman ağzındaki karanfil demetiyle üstümüzden pır eden iki karaltıya gözlerini dikip:
“Çulluklar dökülmüş.” dedi.