Yazı kaldı bize ve kalacak bizden sonra akan zamana. Yazmak biraz da hatırlamaktır. Bizde hatırlamayı hatırlamanın çok zor olduğu bugünlerde bir şiiri, bir öyküyü omuzunda taşıyanların serüvenini, heyecanını ve inancını konuşacağız. Bu serüvenin güzel yüzlerinden biriyle, sevgili Tuğba Martin ’la söyleşimizi gerçekleştireceğiz.
E.Ş. Yazmak insanın hem kendiyle hem de dünya ile kurduğu duygusal bağı ortaya koyuyor. Senin için yazmak nedir? Hangi duygular daha çok yansıyor kalemine?
T.M. Yazmak benim için içimde sürekli kıpırdayan o görünmez ağı büyütüp sonunda bir kelimeye, bir cümleye, bir hikâyeye dönüştürmek demek. Bazen susarak anlatamadıklarımı yazı beni zorlamadan açığa çıkarıyor; bazen de içimde tuttuğum acı, sevinç, kayıp, özlem kendi yolunu buluyor ve elimden akıyor.
Yazmak, içimde kendime bile söylemeye çekindiğim yerlerle yüzleşme biçimim aslında. Dünyayla kurduğum bağ da orada şekilleniyor. Kelimeye dökülebildiği anda yük hafifliyor ve ben o duygunun içinden daha özgür bir hâlde çıkıyorum.
Kalemime en çok yarım kalmışlık hissi, kayıp, sevme ve sevilme arzusu, bir yere ait olamama duygusu, bir de insanın kendiyle hesaplaşması yansıyor. Kendimde en çok bunlarla uğraştığım için belki. Her hikâyede biraz daha kendime yaklaşırım sanıyorum; bazen birkaç adım, bazen sadece bir nefes kadar. Ama yine de yazarak hep biraz daha iyileşiyorum.
E.Ş. Unutmak, çağımızın en büyük kaçışlarından biri. Kaygılarımız, korkularımız bu kaçışı derinleştiriyor. Edebiyata sımsıkı sarılanlar ise bu kaçışa karşı dik durmaya çalışıyorlar. Bu dik duruşu ve unutmanın karşısında kaleme sımsıkı sarılmayı nasıl ifade edersin?
T.M. Unutmak kolay bir sığınak gibi görünse de aslında bize ait olanı, bizi biz yapanı silip süpüren bir rüzgâr. Çağımızın telaşı, gürültüsü, sürekli “yetişme” hâli insanı kendinden uzaklaştırıyor; bu yüzden unutmak artık neredeyse doğal bir refleks.
Ama edebiyat… Edebiyat bence unutmanın tam karşısında duran bir direnç alanı. Çünkü her cümle “Ben buradayım, yaşadım, hissettim, geçmedim, geçemedim” deme cesaretidir.
Kaleme sımsıkı sarılmak, biraz da hatırlamak için kendine tutunmaktır. Bazen unutmamak için yazıyorum; bazen de unuttukça eksildiğimi fark edip yazıya geri dönüyorum. Yazarken, bir duygunun içinden geçerken onu bir yere kaydediyorum sanki; içimin karanlık bir köşesine değil, ışığın vurduğu bir sayfaya. Böylece kendi hikâyemi, kendi yaralarımla birlikte taşıyabildiğimi hatırlıyorum.
Dik duruş dediğin şey tam da burada başlıyor. Hayat beni oradan oraya savursa da kelimenin karşısında eğilmiyorum. Bir cümle bile bazen insanı tutan tek dal oluyor. O dala sarılmak “Ben hatırlamak istiyorum” demek aslında. Unutmaya karşı en güçlü direnişim de bu.
E.Ş. Öykülerini okuduğumuzda yaşanan her şeyi sokaklarda görebiliyoruz. Kurmacadan daha çok toplumsal gerçeklik ve bu doğrultuda samimi, insansı bir dil ile karşılaşıyoruz. Öykülerin, hala sokakta bir yaşamın olduğunu ve geçmişin bugünden ayrı düşünülemeyeceğini gözler önüne seriyor. Biraz da öykülerin, dilin ve yaşamla kurduğun bağa dair neler anlatırsın bizlere?
T.M. Benim için öykü dediğimiz şey, hayatın kendisinin biraz daha görünür hâli. Sokakta yürürken kulağıma çarpan bir cümle, birinin yüzündeki yorgunluk, tezgâhın başında durmuş bir kadının sessiz bekleyişi… Bunların hepsi birer hikâye tohumu. Öykülerimde gerçekliği bu kadar yoğun hissettirmemin nedeni belki de şu: Ben kurmacayı hayatın içinden topluyorum. Yani önce yaşamın kendisi konuşuyor, ben sadece ona dil oluyorum.
Sokağı seviyorum çünkü sokak insandır; öfkeli, kırgın, dalgın, umutlu, yorgun… Bizim bütün hâllerimiz orada açıkça duruyor. Bu yüzden yazarken kendimi sokaktan kopuk, steril bir odada hissetmiyorum. Aksine, kalemim her zaman bir kapı aralığından dışarı bakıyormuş gibi. Öykülerimin samimi oluşu da sanırım bundan: Gerçekten gördüğüm, duyduğum, temas ettiğim şeyleri yazıyorum.
Dil ise benim için bir süs değil, bir nefes alma biçimi. Fazla parlayan, sadece güzellik için kurulmuş cümleler beni hem okur hem yazar olarak yoruyor. Benim dilim; insanın kendi kendine konuşur gibi, içini döker gibi, bazen kırık bazen güçlü ama daima içten bir dildir. Çünkü insanı ancak insanın dili anlatabilir.
Geçmiş ve bugün ayrımı da aslında çok ince. Biz ne yaşıyorsak, geçmişimiz onu her adımda bize fısıldıyor. Öykülerimde bu iç içeliği özellikle saklamıyorum; çünkü hepimiz yaralarımızla bugüne geliyoruz. Bu yüzden benim öykülerim hem bugünü anlatıyor hem de geçmişin gölgesini üzerimizden hiç eksik etmiyor.
Sonuçta yazmak benim için şudur:
Yaşamın görünen kısmıyla görünmeyen kısmı arasında kurduğum ince, dürüst bir köprü.
Belki o yüzden öykülerim sokakla bu kadar konuşuyor; çünkü ben de hayata en çok orada kulak veriyorum.
E.Ş. Günümüzde ticarileşmiş bir edebiyat çevresi var. Özellikle yayınevlerinin büyük bir kısmı ciddi rakamlar karşılığında kitap basıyorlar. Edebiyatın niteliğini etkileyen bu anlayışa karşı ne söylersin?
T.M. Edebiyatın bugün geldiği noktada ticari kaygıların bu kadar baskın olması beni hem üzüyor hem de düşündürüyor. Çünkü edebiyat dediğimiz şey paranın değil, ruhun ve sözün alanıdır. Bir kitabın piyasaya çıkış süreci tamamen maddi bir koşula bağlandığında, metnin niteliği ikinci plana düşüyor ve ortaya edebiyat değil, sadece bir “ürün” çıkıyor.
Bu anlayışın en acı tarafı şu:
Gerçekten söyleyecek sözü olan yazarların önüne duvar örülüyor.
Kapıdan geçebilmek için yüksek meblağlar isteniyor ve bu, edebiyata gönül vermiş pek çok insanı daha yolun başındayken kırıyor, yoruyor, vazgeçiriyor.
Ben yayınevlerinin ayakta kalma çabasını anlıyorum; bu işin ekonomik yönü elbette var. Ama edebiyatı tamamen “basmak–satmak” denklemine sıkıştırdığımızda, kalemini samimiyetle kullananların sesi kısılıyor. Oysa biz, tam da bu seslerin çoğalmasına ihtiyaç duyuyoruz.
Bu anlayışa karşı benim durduğum yer net:
Edebiyat bir para kapısı değil, bir sorumluluk alanıdır.
Eğer yayınevi gerçekten edebiyata hizmet etmek istiyorsa, önce metni duymalı; yazarın derdini, sesini, nefesini anlamayı seçmeli. Çünkü edebiyatı büyüten şey ticaret değil, niteliktir.
Dili olan, derdi olan, yeteneği olan herkesin yolu bir şekilde açılmalı. Özellikle genç yazarlar, maddi sıkıntılar yüzünden kalemlerini bıraktıklarında sadece bireysel hayal kırıklıkları değil, edebiyatın geleceği de kayboluyor.
Kısacası, ben edebiyatın ticarileşmesine değil, edebiyatı gerçekten hak eden metnin desteklenmesine inanıyorum.
Ve bu düzenin değişmesi için en büyük güç yine okurun elinde: Nitelikli metne değer veren okur oldukça, edebiyat her zaman yolunu bulur.
Serüven – Tuğba MARTİN İle Söyleşi
Yazmak, içimde kendime bile söylemeye çekindiğim yerlerle yüzleşme biçimim aslında. Dünyayla kurduğum bağ da orada şekilleniyor. Kelimeye dökülebildiği anda yük hafifliyor ve ben o duygunun içinden daha özgür bir hâlde çıkıyorum.
Kategori:
Bunları Okudunuz mu?
Hapishane Edebiyatı
Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan
Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...
Konuk Yazarlar
MİRİNA DERWÊŞ/ Yılmaz ELAGÖZ
Derwêş , li ser nivînê xwe razabû. Lihêfek kevn û bipîne li ser wî bû. Linghên xwe kişandibûn ber bi zikê xwe ve û destên...
Turist Tavuk mu Kaz mı? Erhan Tığlı
Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis...







