Hoş geldin yazın dünyasına IŞKIN!
Kitabın girişinde Aleviliğe farklı bir perspektifle bakıyor. Saf ve arı bir Aleviliktir bahsettiği. İnsan odaklıdır. Komünal yaşam vardır. 72 millete aynı gözle bakmak vardır. Yoksula, kadına, yetime saygı vardır.
Kitabın girişinde Aleviliğe farklı bir perspektifle bakıyor. Saf ve arı bir Aleviliktir bahsettiği. İnsan odaklıdır. Komünal yaşam vardır. 72 millete aynı gözle bakmak vardır. Yoksula, kadına, yetime saygı vardır.
Evinde kaldığı, sert, mutsuz bir üvey abisi vardır; tafralarından az nasiplenmez. Birinin kepini diğerinin başına koyup eğlenmek istese de dede çocuğu olması alıkoyuyor onu.
İnsanlara duygularımızı aktarmak, düşler ve içinde yaşadığımız toplumu değiştirme arzusu ile güzellikler katarak yazmak isteriz.
Sözcüklerimizin, karakterimizi yazıya yansıttığının bilinciyle yazmalıyız.
Her iyi, kendinden öncekinin rahminden döllenir, sonraki ‘iyi’yi de kendi rahminde büyütür.
İnsan iyi hissederse, iyiliğin sözleri süzülür insanlığın özünde. Parçalanmış özün toparlanmasından iyi sanat doğar ve güzel şeyler üretir.
İyiden beslenen ışkından filizleniriz.
1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu! Kazı devam ettikçe, klasik bir arkeoloji araştırmasından beklendiği gibi, ortaya çıkan bulguların soru işaretlerini aydınlatacağı umuluyordu.
Mumları, çıraları yakın
Getirin al kınamı ezin
Şarkılar, maniler söyleyin
Durmayın etrafımda gezin
Anam sevdin büyüttün beni
Bilmem sensiz ne edeceğim
Artık ben ele gidiyorum
Yarın şu evden gideceğim
Canım anam çok sarıl bana
Ne olur bu gece ağlama
Ellerime kına sürdüler
Bari yüreğimi dağlama
Ağlama anam üzme beni
Yarın sizden ayrılacağım
Sizi kucaklayıp, koklayıp
Hepimize ağlayacağım
"Talandan uzak durun, tamahkârlığa hıyanete düşmeyin," diye başladı. "Adımlarınız, adımlarıma uysun, benimle hem-pa olun; seriniz serime uysun, benimle hem-ser olun; yolunuz yoluma uysun, benimle hem-rah olun; nefesiniz nefesime uysun; benimle hem-nefes olun; tehcir devrindeyiz, İblis'e uyup, mala namusa sataşmayın, anınız anıma uysun, benimle hem-dem olun."
Kâh öpülesi ağır aksak tebessümü
Yanaklarından yuvarlanıyordu
Acı dolu gözyaşları
Zeytin karası
Şafak bakışlı
Gözlerinde öyle susup öylece kalakalmıştı
Yarası zağlanmış hançerin sırtında
Boğazına düğümlenmiş
Buzdan da soğuk
Nefesi
Özgür dağ havasına karışıp
Martıların kanatların arasından
Denize süzülüyordu bembeyaz dalgalara doğru
Yaşamını bir süredir dondurduğunu, yaşadıklarını dinlenmeye bıraktığını, kaç gecedir yaşamla inatlaşarak uykuya ayak dirediğini hissediyordu. Hâlbuki son günlerde yaşadıklarıyla yüreği yorgundu. Yüreğinin başköşesindeki sırça fanusunda, başına papatyadan bir taç takılı kadını saklıyordu. Ve o kadın bir yaşamdı. Yaşam ise hızla akıp geçiyordu. Bazen cam kırıkları tüm organlarına, en çok da yüreğine batıyordu. Kimse görmüyordu can çekiştiğini. Bugün farklı bir gündü…
yedi hicran yarası
yedisi de gelip sol yanıma saplandı
halkımın sevinci alevler içinde
yüreklerde bağda
dillerde ağda,
kasvet keskin
aşkın mabedi can çekişiyor
karanlıklar denizinin ortasında
ağla leylim ağla,
plağımda o eski şarkı
münzeviliğim
cürümüm
salkımsöğütler,
çiçekler güzel insanlar da var,
var da aşkın mabedine ışık vurmaz
Arabada dört kişi vardı. Batmak üzere olan güneşi arkalarına almış, Diyarbakır’a doğru yol alıyorlardı. Arabanın sağ ön koltuğunda Mehmede Sexo’nun ilk hanımından olan küçük oğlu Ekrem Karahan oturuyordu. Arabayı, oğlu kadar sevdiği damadı sürüyordu. Eşi ve oğlu Welat arka koltukta oturuyorlardı. Karacadağ’ın zirvesine bir karabulut kümesi oturmuştu. Aşağılara doğru yer yer sis vardı. Yağmur yağıyordu. Yağan yağmur arabada oturanların derin kaygılarına hüzün katıyordu.