Su Akıyor Göz Bakıyor! “hore hore” Ne Demek?

İsmail Güner kullanıcısının resmi
Zürich’te bir dernekte iki kişinin kendi aralarındaki sohbete kulak misafiri oldum. Saçları hafif kırlaşmış olanı ötekine “hore hore” dedi. Bu duyduğum sözcük alıp beni ta yıllar öncesine, çocukluğuma götürdü.

İçime kederle karışık hüzünlü bir sevinç gelip yerleşti. Köyüme doğru bir gezintiye çıkardı.
Nurhak Dağı yamacında toprak dam evlerden oluşmuş köyümün adı Kistik’ti. Köyün en ucundaki evde oturan kalabalık bir nüfusa sahip Êlî Kuşe ve Xecê çok yoksul bir yaşam sürüyorlardı…
Bunca yoksulluklarına rağmen kış aylarında, karlı ve tipili havalarda avcıların tilki avlamak için evlerinin ahırını kullanmalarına seslerini çıkarmazlardı.
Kış bitmiş Nurhak Dağları eteklerinde güneş yüzünü göstermiş ilkbahar karı yavaş yavaş erimeye, çimenler yeşermeye yeni başlamışken, bir sabah vakti kadınlı, çocuklu, erkekli bir grubun Kuşo Êlî ve Xecêlere doğru gittiklerini gören köylüler merak içinde arkalarından bakakaldıklarını gördüm. Ben de merak etmiyor değildim. Köye gelen bu insanların hiçbiri bizim köyün insanına benzemiyordu. Giyim kuşamları farklıydı; kadınların başındaki yazmaları bile değişikti… Hepsi de Türkçenin bir başka aksanı ile konuşuyordu.
Êli Kuşe ve Xecê’nin büyük kızı Zöhre’yi pınardan su taşırken görüp de beğenen bu genç kara yağız yiğit kişi Ali Palalı obasını önüne katıp köyümüze korkusuzca gelmişti.
Zöhre’yi ailesinden istemeye gelenlerin Nurhaklı Türkmen Alevi halkından olduklarını köy ahalisi kısa zamanda duydu, öğrendi.
Xecê kadın önce gelenleri dinledi, rıza göstermişti.
Sıra dünürleri gelip kızını gelin götüreceği sırada burun kıvırdı birden. “Vermem” diye tutturdu!
Hatırı sayılır birçok insan devreye girdi.
Xecê kadın “inadım inat” diyor ve bir türlü razı olmuyordu.
Xecê kadının herkesçe bilinen kötü bir huyu vardı: Dediğim dedik, çaldığım düdük cinsinden inatçıydı! Onu ikna etmek için devreye giren insanları kendisiyle uğraştığı yetmiyormuş gibi bir de onları analarından doğduklarına pişman etmişti.
Sonra ne olduysa kararından vazgeçip kızı Zöhre’yi vermeye razı olmuştu. Verdiği bu karara herkes sevinmiş ve derin bir nefes almış.
Gelenekleri bizim Kistik’te yaşayan insanlardan örf ve adet bakımından farklı olan Nurhaklılar, kısa bir zaman içinde köyümüzün en saf ve en utangaç kızı Zöhre’yi kendi geleneklerine göre düzenledikleri bir düğün şöleniyle ata bindirerek alıp kendi diyarına götürüverdiler.
O zamanlar 1970- 80’lerde devrimci gençlik hareketlerinin en hararetli dönemleri idi. Bu sayede başka etnisite başka inançtan ve farklı kültürleri yaşayan kız ve erkek evlilikleri, devrimci mücadele çevresindeki gençliğin birbirleriyle olan kaynaşmasının rolü büyüktü.
Gençler olaya dinsel açıdan değil sınıfsal bakıyorlardı.
Zöhre ile evlenen Nurhaklı Ali Palalı’nın Elbistan’da kendi yaptıkları bir gecekonduya yerleşir, kısa bir süre sonra Zöhre hamile kalır ve nur topu gibi bir erkek çocuk dünyaya getirir. Ancak doğum sırasında Zöhre yaşamını yitirir. Bu kötü haberi aldığımızda köy halkı olarak derin bir üzüntü duymuştuk.
Zöhre’nin hangi sebepten öldüğü, bir ihmal sonucu olup olmadığı bugün dahi bilinmez. Yoksul yaşadı, yüzü gülmedi, kimsesiz öldü zavallıcık!
Henüz anasını tanıma şansına kavuşamayan ve ana rahmini terk eder-etmez yetim kalan ve adını Yücel koydukları bu çocuk ortada kalınca, Zöhre’nin bir küçüğü Zeliha yardım elini uzattı ve Yücel’i yanına aldı ve büyütmeye başladı.
Nurhaklı bu aile Kistik’te Kuşolarla kız alıp verme yüzünden hısım oldukları için, Kuşoların eniştesinin ağabeyi Mustafa Palalı, en çok davar sürüsü olan Kuşo Xüseyîn ve akraba çevresine çobanlık yapmaya başlamıştı.
Çoban Mustafa, yaza doğru sıcakların iyice artmasıyla birlikte derelerde su miktarının azalmasından ötürü sürüyü dere kenarına doğru güderken, sürünün büyük bir bölümünün kendisine ait olan Kuşo Xüseyîn bakar ki çoban Mustafa dereden sürüyü karşıya geçirerek sağılması için, köye doğru yönlendiriyor “Bre çoban Mustafa, sürüye hore hore desene! Sürü su içsin!” der.
Çoban Mustafa Kürtçe bilmediği ve yöre çobanların güttüğü sürüyle olan diyalogunu da bilemediği için, hemen Kuşo Xüseyîn’e dönerek; “Su akıyor göz bakıyor! hore hore ne demek?” diye cevap verir.
Çoban Mustafa’nın bu sözü çevre köylere dilden dile dolaşır, yöre insanının diline pelesenk etmişçesine bu sözü hâlâ yöremizde söylenir durur.
Daha sonraki yıllarda çoban Mustafa, bu defa da Kuşo Xüseyîn’in büyük oğlu Ali ile eşi Zeynep’in aldığı ve çoğunluğunu keçilerin oluşturduğu sürüyü gütmeye başlar.
Köy halkı yaylaya çıkmış öbek öbek obalarda kıl çadırlarını kurmaya başlamıştı.
Kuşo Xüseyîn Ali’si ve gelini Zeynep de Orta Kırşık obasında kıl çadırlarını çoktan kurmuşlardı.
Erkenden kalkan yaylacılar kuzuları koyunların yanına, oğlakları keçilerin yanına koşana katarlar ve emdirdikten sonra ayırırlar anasından kuzu ve oğlağı. Koşanın çırkık kapısı açılınca sürü tüm hızıyla Kartal Dağı’na doğru koşar ve çan sesleri ortalığı bir anda kaplardı. Eli kınalı kadınların sacda pişirdiği bazlamaları çökelekle, ayranla içen ve saçtan indirilmiş sıcacık, dumanı tütmekte olan hamurlu ekmeğin üzerine halis tereyağını sürerek yiyen biz çocuklar gaza gelir kuzu ve oğlak gütmeye kalkardık.
Obalarda hayat devam ediyordu. Yöre insanları dosttu, açık sözlü idi, sevda yüklüydü; yiğitti, mertti, cömertti. Zorlukları aşınca mutlu olurdu, şükrederdi hâline. Soğuk günlerde göçmen sobasındaki tezek kokusu ve sıcaklığı yeterli idi. Bilirdi yaşamın zorluklarını, ama kopamazdı dağlarından bir türlü; aşk ile tutkuluydu ÖZGÜRLÜĞÜNE. Fakat yöre insanının bu özellikleri gün geçtikçe kayboluyordu…
Küçük bir çocuktum. O dönemlerde nedenini bilemediğim Kuşo Xüseyîn Ali’si ve çoban Mustafa’nın sözlü kavgalarına tanık oluyordum…
Bir gün Orta Kırşık obasında, Kuşo Xüseyin Ali’sinden çoban Mustafa’nın bir isteği olmuş; Nurhak’ta kalan, uzun süredir yüzlerini görmediği, özlediği eşi ve çocuklarını görmek için izin istiyor. Fakat Nurhak’taki ailesinin yanına gitmesine bir türlü izin verilmez.
Bizim yörede kimin sürüsü çok ise çoban o sürü sahibinin evinde kalmak zorundaydı.
Bu kural tüm Nurhak yöresinde yıllarca uygulanıp durmaktadır.
     Orta Kırşık obasında kıl çadırımız kurulmuştu.
Çoban Mustafa kural gereği bizde de kalıyordu ve kumanyasını biz tedarik ediyorduk.
O sıralar yayla otlağında ben, kuzuları güderken, Alişükran Dağı eteğinde bulunan çeşmenin başında, yanıma gelen çoban Mustafa; “ben bir gün çekip birkaç günlüğüne buralardan gideceğim! Kuşo Ali Efendi kendisi sürü ile baş başa kalsında göreyim onu!” diye söylenince pek oralı olmamıştım aslında…
Başında oturduğumuz o çeşmede akan suyun bir başka tadı vardır. Bu çeşmenin başında çobanlar ve obalarda çadırını kurmuş insanlar, bol tereyağı ile yapılmış bulgur pilavı getirip yerlerdi. Hatta bazen genç delikanlı ve kızlar çiğ köfte yoğurmak için çeşmenin başına gelir birlikte eğlenirlerdi. Oba halkı bu çeşmenin suyundan bol bol içerdi. Ancak bu suyun bir özelliği daha vardı: O da bu sudan içen kimse anında acıkırdı…
Bir gün çoban Mustafa koşarak geldi, ter içinde kalmıştı, “beş-on kadar koyunun sürüden koptuğunu” söyledi.
Bunun üzerine Kuşo Ali, eşi Zeynep, Orta Kırşık obasından birileri ve ben kaybolan koyunları aramaya koyulduk. Doğanşehir’e bağlı Polat bucağına doğru iz sürerken beyaz taş kayalıkları gördüğümde sanki başka bir coğrafyaya geldiğimi hissettim o an. İçime bir tatlı sevinç doluştu. Mutlanmıştım. Biz koyunların izini sürerken çoban Mustafa eşi ve çocuğuna bir an önce kavuşabilmek için birbirinin ardına sıralı Nurhak Dağları’nın eteklerinde akan Söğütlü Çayı gözelerinin bulunduğu yerde kurulan Tapkıran Köyü üzeri Nurhak yoluna çoktan çıkmıştı bile. Gitmesine kızmadım hiç. Hem haksız da sayılmazdı…
Ehli kişilerden Nurhak Dağları havasının insanın cinsel güdülerini dürtüklediği söylentisini duymuştum.
Arîmêzin; Elbistan, Kürecik ve Akçadağ ilçesine bağlı köylerin bir araya geldiği ve en büyük Kartal dağının olduğu büyük bir yayladır.
Bu yörenin genç delikanlıları ve kızları bir araya gelerek yaylacılık döneminde harmanlanan sevdasını, kavgasını, öfkesini, kederini vs. duygu düşüncelerini Arîmêzin’ın o büyük yaylasında, kılamlar ve stranlar söyleyerek dile getirirdi.
Dernekte bir arkadaş eliyle omzumu sarsıp uyandırmasa daha çok gezinip duracaktım Nurhaklarda…

İsmail Güner
Bu öykü İsviçre’de Almanca-Türkçe çıkan Merhaba Gazetesi’nin Haziran 2016 sayısında yayımlanmıştır...

 

Kategori: