Yıka yıka yaratarak yazmak
gülle gibi oturacak yüreğime.”[1]
“Babamı hiç tanımadım ben. Kokusunu duymadım. Kulaklarımda asılı değil sesi. Resmi de yoktu duvarımızda. Olsaydı bakardım…” diyen, “Sokaklar babam kokuyordu”nun öyküsü var bu kitapta…
gülle gibi oturacak yüreğime.”[1]
“Babamı hiç tanımadım ben. Kokusunu duymadım. Kulaklarımda asılı değil sesi. Resmi de yoktu duvarımızda. Olsaydı bakardım…” diyen, “Sokaklar babam kokuyordu”nun öyküsü var bu kitapta…
Fırının hası var, ekmeğin hası
Bahçenin hası var, insanın hası
Çeliğin hası var, insanın hası
Gel gör ki her şeyin hası çarşıda satılmaz.”[1]
Çarşıya ya da geleneksel önyargılara değil; hayata ve âşka inananlardandı Bedri Rahmi Eyüboğlu; “Âşkın hikâyesini,/ Durmaksızın feryat eden bülbüle değil,/ Sessiz sedasız can veren pervanelere sor,” Mevlânâ’nın dizelerindeki üzere…
herkes gibi düşünmeyen
herhangi bir insan,
ortadan kaldırılma riskini
göze alıyor demektir.”[2]
Yeni bir Tiyatro Buluşması’nda buluşmasında daha bir araya geldik: Bu kez de aşktan, kavgadan, devrimden söz etmek için…
Aşktan, kavgadan, devrimden söz edelim de… Önce söze, hepsinin “olmazsa olmaz” önkoşulundan yani “sahici olmak”tan başlamak gerek!
Ama hiç korkmadı. Denizine de yağmurunu da rüzgarına fırtınasına da sandalına, gemisine, ağına, oltasına da kafa tuttu. Ama öyle bir şey oldu ki, yaşlı mor balık bir buluta aşık oldu. Bulutun bu aşktan hiç haberi olmadı. Olsaydı da ne fayda! Bulut yaşlı mor balığa uzak, yaşlı mor balık buluta tutsak. Günlerce, gecelerce başını gökyüzünden ayırmadı bizim yaşlı mor balık. İlk defa onun için ağladı. Hatta kendi bile çok şaşırdı. Bilmezdi hiç balıkların da ağladıklarını. Arkadaşları sordular. O “Denizden,” dedi, “deniz beni hüzünlendirir hep. Ağlamam bu yüzden.”
Düşünce gelişimi söz konusuysa; toplumsal körelmenin olamayacağını ifade edecekler olabilir. Ancak dünya yüzündeki 8 milyar insanın düşünce niteliğini net olarak bilmesek de, mevcut yaşananlar körelme ve yozlaşmayı gösteriyor.
Örneğin insandaki doğal egonun tamamen ölüp süperegonun hakimiyet sağlaması. Bu duygu “Acıktığı zaman doymayacağını, doyduğunda acıkmayacağını düşünen” çertefilli insan ortaya çıkarmıştır.
1924 mübadelesinde Girit’e gelip yerleşmişler. Babam büyüyünce halama aşık olmuş. Hayatın cilvesi işte, ne diyeceksin. İki aile olmaz demiş. Babam, tırnak geçirememiş olmazlara. Aşkın dört yol kavşağında çakılıp kaldığından ve sevme açısı daraldığından olsa gerek, armadillo gibi kendi içine kapanmış önce; sonra açılmış birdenbire, halamı kaçırıp Atina’ya gitmiş. Orada gerçeği öğrenince, Yunanistan’ı terk etmeye karar vermiş, doğruca Fransa’ya gelmişler. Halam Lyon’a, Babam da Paris’e yerleşmiş.
I.1) ÇOCUK(LAR), KADIN(LAR)…
I.2) SINIF MÜCADELESİ VE DEVLET
II. AYRIM: SENDİKALAR VE İŞLEVİ
II.1) SENDİKAL ÖRGÜTLÜLÜK HÂLİ VE DURUM
II.2) DURUM VE GÖREV(LER)
III. AYRIM: UYARI(LAR) VE NE YAPMALI?
III.1) BİR KAÇ NOT DAHA
İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR)[*]
Türküleri; “Eşkıya dünyaya hükümdar olamaz,” diye haykıranların soyundanız biz…
“Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen Pir Sultan’ın; “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir,” haykırışıyla Dadaloğlu’nun, “Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır,” savaş narasıyla Köroğlu’nun…Viyana barikatlarının sesi Ludwig van Beethoven’in torunlarıyız…
“Sabahın sahibi var” diye haykıran Ruhi Su’nun çocuklarıyız…
Berlin İşçi Korosu’yla “Hayali gönlümde yadigar kalan”ı terennüm eden Sümeyra’nın kardeşleriyiz…
Bugün damarımı bulamayan hemşireye kızmadım tabi. Önce sağ elimin üstünden kan almasını istemedim. Ne diyeyim? Korktum. Hemşire benim gibi acemiye benziyordu. O uzun iğneyi derideki etimi yırtıp sonuna kadar sokması içimde tarifsiz korkular yaratsa da sesimin çıkmaması için beynimi meşgul etmeye çalıştım. Nedense bir damla kan bile alamadı. Hemşire her ne kadar sakinmiş gibi davransa da gözlerindeki tedirginliği görüyordum. Bu beni daha da bunaltıp yüreğimi sıkıştırıyordu. Bir daha denemesine izin vermedim. Bu işi doğru düzgün yapamıyorsa sorun değildi.