Kısa Faruk

Necmettin Yalçınkaya kullanıcısının resmi
Mehtap Mahallesi İzmir’de nam salmıştı. “Kurtarılmış” bir-kaç bölgeden biriydi yalnızca. Hatta ünü İstanbul ve Anka-ra’ya kadar sıçramıştı. Devlet ise bu mahallede oturan her-kesi potansiyel suçlu olarak görüyordu. Faşistler “Küçük Moskova” diyorlardı. Polis ve faşistler giremezdi. İlerici, devrimci, antifaşist, demokrat, sosyalist bir tabanı vardı. Arada dinci, gerici, karşıdevrimci yok değildi elbette ama kendilerini saklıyorlardı.

Çoğumuz biliyorduk yine de. Partizan ve Halkın Kurtuluşu ağırlıktaydı. Partizancılar sayısal olarak azdı ama çok etkindi. Ufuk Mahallesindeki faşistlere kök söktürüyorlardı.
Mahallemizde o kadar nitelikli insan vardı ki; saymakla bitmez. Kısa Faruk onlardan biriydi yalnızca. Çok farklı özellikleri vardı; iyi top oynardı bir kere. Çok kıvraktı, çalım attığı insanların bacak aralarından geçerdi neredeyse. Babası Şahabettin Amca onun futbol oynamasına ve devrimci olmasına karşıydı. Kendisi gibi Allah yolunda gitsin istiyordu, ama Faruk tam tersini yapmış Başkan Mao’nun peşine takılmıştı. Bir gün boş arsaların birinde top oynarken Şahabettin amca çıkageldi; Faruk’u kulağından yakalayıp götürdü. Bu anlara birkaç kez gülümseyerek şahit olmuştum. Babası götürür, o geri dönerdi. Sonra tekrar babası… Bu döngüde kazanan hep Faruk olurdu. Sonunda pes ederdi Şahabettin amca.
İyi bir devrimciydi; sosyalist, teorisyen, ajitatördü. İlkeliydi, bir o kadar da sekterdi; her şeyi küçümserdi. Belanın üzerine gitmeyi severdi. İyi bir tartışma sürdürürdü, tartışırken karşısındakini tahrik ederdi âdeta.
Kahramanlar’da kavun, karpuz sergisi vardı. Orası bir buluşma yeriydi ayrıca. Parası biten, karnı aç olan… Herkes oradaydı. Faruk çok bonkördü. O civarda yedirip içirmediği kimse yok gibiydi. Kahramanlar’da, Mürtet’te oturan Romanlar onun insanlığına taparlardı âdeta. Nerede direniş varsa Kısa hep yanımızdaydı. Gürçeşme’de gecekondu yıkımı vardı. Önce zabıtalar geldi. Zabıta şefi bir yoldaşımızın babasıydı. “Kısa” dedi, “al yoldaşlarını git. Birazdan toplum polisi ve itfaiye gelecek. Direnemezsiniz. Belinizdeki üç-beş çakaralmaz işe yaramaz burada.”
“Savaşacağız, yenilsek de!” dedi Kısa…
“’Yengiler yenilgilerden çıkar’ diyor, Başkan Mao,” dedi, Çakır.
“Siz bilirsiniz” dedi zabıta şefi, söylene söylene gitti.
Önce itfaiye araçları sirenler çalarak gelip meydanın tam ortasında durdu. Ardından toplum polisleri ve iki dozer geldi. Bir komiser elinde megafon: “Burayı terk etmeniz menfaatinizedir” diye bağırmaya başladı. Sesi megafondan çıkmadı. Birkaç kez eliyle vurdu megafona, çalışmadı. Kalabalıktan gülmeler yükseldi. Hiddetlendi: “Gülün, gülün” dedi, “birazdan kim daha iyi gülecek göreceksiniz!”
Çatışma başladı. Dozerleri taşlayarak geri püskürttük. Toplum polisleri üzerimize doğru koşmaya başladılar. İtfaiye hortumu ile bizi ıslatırken birkaç polis de ıslandı, hatta aralarında kayarak yere düşenler oldu. Hem gülüyor, hem direniyor hem de kaçıyorduk. Bir ara gözüm Kısa’ya takıldı. Kısa hedef yanıltmak için zikzaklar yaparak tepeye kaçıyordu. Tırnaklarıyla toprağa tutunarak tepeye çıktı. İki parmağını yukarı kaldırarak polislere zafer işareti yaptı. ‘Tecrübe konuşuyor’ dedim, kendi kendime. Dozerler homurdanarak çalışmaya başladı. Gecekondular yerle bir edildi. Birkaç gün sonra yeniden yaptık. Yıkıldı, yine yaptık… Seçimler yaklaşmıştı yıkıma ara verdiler. Sonra bir daha dokunan olmadı.
Birkaç gün sonra bu kez Buca Kuruçeşme direnişi vardı. Yine oradaydık. Kısa’yla ateşin etrafında oturuyorduk. O anlatıyor biz gülüyorduk. Gece nöbeti tutan arkadaşın titrediğini görünce kalkıp üzerindeki paltoyu ona verecek kadar da delikanlıydı Kısa Faruk.
Şakacıydı, nükteliydi aynı zamanda. İnsanları işletmeyi ve kızdırmayı iyi bilirdi. Gönül almayı da…
“Manav Yoldaş” ismiyle bir manav dükkânı açtık. Gündüz dernek, akşamları uğrak yerimiz oldu orası. Bazen sabahladığımız bile olurdu. Hiç unutmam, bir ramazan gecesi elinde naylon poşet içinde birkaç bira ile yanımıza geldi. “Siz içip de günaha girmeyin, ben sizin yerinize girerim günaha,” dedi. Gülüştük. Birkaç bira içti, marş söyledi, türkü söyledi. Fıkralar anlattı. Zamanın nasıl aktığını anlayamadık bile. Davulcunun sesi duyuldu, git gide yaklaşıyordu. Birden aklına yeni bir fikir gelmiş gibi gözlerinin içi güldü. Davulcuyu çağırdı. Geldi. “Al kardaş, iç susamışsındır.”
“Ama ramazandayız.”
“Sanki sen oruç mu tutuyorsun? Yalnızca insanları oruca kaldırıyorsun.”
“O da doğru ya” dedi davulcu. Davulu kucağına aldı. Davula bir kere vurduktan sonra tokmağı yere bıraktı, birayı lıkır lıkır içti.
“Bu böyle olmaz” dedi Kısa. Elinden aldı davulu. Manavın ışığını söndürdü. Tam Manav Yoldaş’ın karşısındaki apartmanın altına geçti. Başladı çalmaya. O zaman ne yapmak istediğini anlamıştık Faruk’un. Üçüncü katta polis memuru Cüneyt oturuyordu. Üstelik oruç da tutmazdı. Öyle bir çaldı ki neredeyse o sokaktaki evlerin tümünün lambaları yandı aynı anda. Polis Cüneyt, sırtında çizgili pijaması, elinde silahıyla balkona fırladı:
“Nerede ulan bu şerefsiz davulcu?” diye bağırdı.
Davulcu kendini kasaların arkasına sakladı. Faruk çalıyordu hâlâ. Cüneyt içeri doğru koştu…
“Faruk kaç!” diye bağırdık. “Cüneyt aşağıya iniyor.”
Faruk elindeki davulunu ve tokmağını yere atıp kaçtı. Biz de manavın içine saklandık. Cüneyt aşağı indi kimseyi bulamadı. Elindeki tabancasını davula doğrulttu; ateş edecekti ki vaz geçti. Bir tekme attı davula. Söylene söylene çıktı yukarıya. Kısa Faruk yine geldi. Bu kez davulu çalmasına izin vermedik.
Bir sabah tüm gazeteler Orhan Bakır’ın kaçırıldığını yazıyordu. Arananların içinde Kısa’nın da resmi vardı. Şaşırdım. Daha sonra Sedat, Feridun… ile birlikte yakalandıklarını duydum. Buca Cezaevine birkaç kez ziyaretine bile gitmiştim. Uzun yıllar cezaevinde kaldı. Çıkınca mahalleye döndü. İçeri girerken arkasında bıraktığı mahallenin olumlu yönde değişmesi ona güç veriyordu. “Yattığıma yanmıyorum…” diyordu. Ama hareketin dışına itilmişti. Ya kendisi bu kararı almıştı ya da örgütü böyle uygun bulmuştu. Bilemiyorum.
Örgüt illegallikten yavaş yavaş legal alana kayıyordu. “Reformizme kayıyor” denmeye başlamıştı. Yavaş yavaş ayrışma, bir hizipleşme yaşanıyordu. Mahalleye Halk ve Kültür Derneği de kurulunca, bu reformist söylem kendine ayak bulmuştu. Kısa Faruk tartışmalarda kendi yoldaşlarına “legalitenin batağına saplanmışsınız” diyor ve şiddetle dernekleşmeye karşı çıkıyordu. Onun bu davranışı birilerini kızdırıyor, rahatsız ediyordu açıkçası. Çamlık’ta sorgulayıp cezalandırmak istediler onu, ama engel olduk. Suratına yediği bir tokatla kurtarmıştı paçayı. Bozulmasına, yalnızlığa itilmesine bu durum yol açtı. Bir daha da iki yakası bir araya gelmeyecekti artık. Tavır alındı ve bu örgüt kararıydı. İkinci bir emre kadar uyulması şarttı! Uymayanların örgüt çevresinde yeri yoktu.
Hareket büyüyor, dernek dolup taşıyordu. Paneller, forumlar için kahve kiralanıyor, yüzlerce insan akın akın gelip tartışmalara katılıyordu. Ama uzun sürmedi bu. Çimenli Cami olayı ile büyük bir darbe aldı hareket. Orada farklı siyasetten birinin -istenç dışı da olsa- ölmesi harekete büyük darbe indirmişti. Dernek üyeleri tutuklandı, dernek kapandı. İnsanlar aranır oldu. O sırada devreye yine Kısa Faruk girmişti. Arananlara maddi yardım yapıyor, onları bir yerlere kendi imkânlarıyla taşıyor, kimilerini sergisinde saklıyordu.
Ben de birkaç yıl sonra tutuklanıp cezaevleriyle tanışınca mahalleden ayrı kalmıştım. Buca Cezaevi’nde arada bir Kısa’nın kulağını çınlatmıyor değildik. Bir gün mazgalın sürgüsü açıldı. Sefer gardiyan başını mazgala sokup bağırdı:
“Bakın size kimi getirdim?” dedi, o davudi sesiyle.
Kapı açıldı, içeriye Kısa Faruk girdi. Dünyaya, bize gülümsüyordu. Koşup etrafını sardık. Tek tek sarıldık.
“Bir haftalığına geldim,” dedi.
Gülüştük…
“Kısa” dedim, “hep seni bir haftalığına alıyorlar sonra birkaç yıl yatırıyorlar.”
Kızdı, küfretti bana.
“Eski keyfim yerinde olsaydı, sizinle mahpus yatmak isterdim” dedi gözlerini kırpıştırarak. “Ama yoruldum artık! Bir de insan da inanç eksilince…”
Başını öne eğdi…
“Ulan yanınıza misafir gelmişim” dedi ve bizi bir güzel fırçaladıktan sonra…
“Ne çayınız var ne de sigaranız!”
Koğuşun neşesi oldu. Her sabah zorla bizi koşuya kaldırıyordu. Voleybol, futbol oynuyorduk. Bu arada gün de saymıyor değildi. Yedi günü doldu, ne ismi anons ediliyor ne de arayan. Umutsuzluğa kapıldı.
”Şom ağızlı” dedi, bana gülerek.
“Yanımızda olmana hepimiz seviniyoruz” dedi, Çeto... “Sanki dışarda seni bekleyen biri ya da önemli işlerin var.”
“Haklısınız” dedi, bahçeye indi. Duvara sırtını yasladı, türkü söylemeye başladı.
On iki gün geçti üzerinden hâlâ tahliyesi okunmuyordu. Çabuk razı oldu, kanıksadı hemen...
“Belki böylesi daha iyidir, kışı burada geçiririm.”
Sabah sabah hoparlör çın çın ötmeye başladı. Faruk’un tahliyesini müjdeliyordu. Sessizce kalktı, her şeyini koğuştakilere dağıttı, vedalaşıp ayrıldı. Bundan tam yedi yıl sonra karşılaştım Faruk’la. Gördüğümde şoka girmiştim. Takım elbisesi, pahalı, parlak rugan ayakkabıları, boynundaki kravatı ona apayrı bir kişilik katmıştı. Gözlerinin içi gülüyordu. “Hadi gel” dedi, “şurada bir şeyler atıştırır hem de iki lafın belini kırarız.”
Çankaya’da büro açmış, belediyenin işlerini yapıyordu.
“Paran var mı?” diye sordu.
“Var” dedim. İnanmadı bana.
“İçerden yeni çıktın, nereden olsun paran” dedi. Cüzdanından çıkardığı bir tomar parayı zorla cebime soktu.
Bu mutluluğu da uzun sürmemişti. Sahte evrak düzenlemekten yargılanıp ceza aldı. İçeriye düştü yine. Dört-beş yıl sonrasıydı Kemeraltı’nda seyyar araba üzerinde salatalık satarken gördüm onu. Beni görünce müthiş sevindi. “Hacı yoldaşım” diye bağırdı. Yanına gittim. Sıçrayıp boynuma asıldı, yanaklarımdan öptü. Beline bağladığı önlüğünü çıkarıp elime tutuşturdu. Konuşmama fırsat vermeden: “Sıkıştım” dedi, “şunu tak, geliyorum hemen.”
Hacılar Pasajı’nın içine daldı, gözden kayboldu. Ekildiğimi hissettim nedense. Haklı çıkmıştım. Hava sıcak, bol bol salatalık soyuyor, ortadan ikiye bölüp üzerine tuz ekerek satıyordum. Arada ben de yemiyor değildim. Üstelik utanıyordum. Birileri görecek karizmam çizilecek diye korkuyordum. Akşamın alacakaranlığı çökmek üzereydi ve Kısa ortalarda yoktu hâlâ. İçimden ona kızıyor, hatta küfrediyordum. Epey satış da yapmıştım. İş başa düştü yine, seyyar arabayı yavaş yavaş iteleyerek Kapılar’daki toplama yerine götürüp bağladım. Oradaki sorumlu:
“Hemşerim” dedi, “sabah erken gelip arabanı al, yoksa sorumluluk kabul etmem.”
“Tamam” deyip ayrıldım oradan. Dolmuşa binip eve gittim. Kapının önünde eşimi beni bekler halde buldum. Sevindi görünce beni... “Nerde kaldın?” diye serzenişte bulundu. “İnsanın aklına kötü kötü şeyler geliyor…”
İçeri geçip Kısa Faruk’un bana oynadığı alicengiz oyununu anlattım. Kahkaha atarak güldü.
“Gülme!” dedim, “zaten sinirim tepemde. Bir de sabah Kapılar’a gidip arabayı alıp oradan Kemeraltı’na götüreceğim.”
Arabayı kaldırıma yanaştırdım. Havuzlubey Çarşısı’ndaki merdiven altındaki çay ocağından bir sürahi su getirip usulca salatalıkları serinlettim. Ardından bir duble çay aldım, gevrek ve peynirle bir güzel kahvaltımı yaptım. Sokak çok kalabalıktı; ha bire salatalık soyup sattım. Önlüğümün önü para dolmuş; sarkmıştı. Akşamın alacakaranlığı çökmeye başlamıştı ki Kısa Faruk çıkageldi. Sırıtarak yaklaştı:
“Fazla bekletmedim de mi?” dedi.
Elindeki naylon poşeti arabanın üzerinde açtı.
“Söğüş yaptırdım ikimize.” dedi.
Ayran şişesini elime tutuşturdu. Kendi eline aldığı şişeyle tokuşturup, “Şerefe” dedi.
İçimden kızmak, bağırmak geçiyordu ama yapamadım. Söğüşümüzü yedik, üzerine de ayranları boca ettikten sonra, arabanın alt bölmesinden beze sarılı bir şarap çıkardı.
“Sen içmezsin zaten.” diyerek başına dikti.
Ağzından aşağı akan şarabı diliyle yaladı.
“İğrençsin Kısa.” dedim.
Güldü. Önlüğü teslim ederek ayrıldım oradan.
Arkamdan, “Akşama Kenan’ın İzmir Fuarı’nda düğünü var. Geliyorsun değil mi?” diye seslendi.
“Hele bir akşam olsun önce,” dedim.
 
* * *
Hava sıcacıktı, fuardaki çiçek kokuları düğün salonunu sarmıştı. Halaylar çekiliyordu. Kısa ve birkaç arkadaş büyükçe bir çalının içine gizlenmiş şarap içiyorduk. Düğün umurumuzda değildi sanki. Bir ara müzik sesi durdu, derin bir sessizlik oldu. Başımızı çalının içinden uzatıp merakla baktık. Garson elinde bir şampanyayla geldi, bahşişini aldıktan sonra, evlenecek çift için şampanyayı patlattı. İki kadehe doldurduğu şampanyayı çiftlere ikram etti. Kısa Faruk sessizce aramızdan ayrıldı. Elinde şampanyayla geri geldi. “Kenan’ın şerefine” diyerek bir güzel şarabın üzerine cila yapmıştık.
Takımızı takıp evlerimize dağıldık. Bir gün sonrasıydı Kenan’la karşılaştık. Fellik-fellik Kısa’yı arıyordu…
“Kısa’yı gördün mü?” diye sordu kızgınlıkla.
“Yoo “ dedim, “niye arıyorsun ki?”
“Şampanyayı yürütmüş.”
“Kısa yapmaz…”
“Nasıl yapmaz? Düğün kasetini izlerken gördüm. Kısa elinde şampanyayla çalılara doğru gidiyordu.”
Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Bir iki gün sonrasıydı Kısa’yı gördüm…
“Kenan seni arıyordu; buldu mu?”
“Bulmaz mı?” dedi gevrek gevrek güldü. “Şampanyasını alıp gitti.”
“Hadi ya yeni şampanya mı aldın?”
“Kalan şampanyayı eve getirdim ya. Onu da içtim. Ucuzundan bir iki beyaz şarap alıp, doldurdum. Kenan’a verdim alıp gitti.”
“Anlamaz mı şampanya olmadığını?”
“Nerden anlasın, hayatında kaç kere şampanya içmiş ki!”
Başladık kahkaha atmaya. O sırada yanımızdan bir araba geçti. Az ötemizde durdu. Kenan camdan başını dışarı uzatıp…
“Faruk Bey, Faruk bey” diye seslendi, “şampanyamı sana kaptıracağımı mı sandın” başını içeriye çekti, araba patinaj yaparak hızla uzaklaştı.
“Gördün mü anlamamış” dedi yüzüme bakarak. Kıkır kıkır güldük.
Yürütemedi evliliği… Çok geçmeden eşinden boşandı Kenan. Tekrar Kısa’nın ayrılmaz arkadaşı olmuştu. Üstelik tazminatını alıp ayrıldı belediyedeki işinden. Göbek büyütmekle meşguldü artık. Gelsin biralar, gitsin şaraplar yeni sloganları olmuştu ikisinin de.
Kısa’nın sevdiği, âşık olduğu hiçbir kadın olmadı. Bir keresinde voleybol oynarken bir kadının ona baktığını görmüştüm. Kısa’nın utancından yüzünün kulak arkasına kadar kızardığını fark etmiştim. Hepsi o kadardı.
2003’ün sonlarına doğru yurtdışına çıkmazdan evvel Kısa’yla Ali Fuat Cebesoy İlkokulu’nun oradaki düğün salonun arkasında karşılaşmıştım…
“Seni gördüğüm iyi oldu” dedi gülümseyerek.
Yerinden kalktı sallana sallana yanımıza kadar geldi.
“Yenge kusuruma bakma” dedikten sonra… “Az boynunu eğ, kulağına bir şey söyleyeceğim.”
Anlamıştım. Kulağımı şarap kokan ağzına yanaştırdım…
“Hacı” diye fısıldadı, “güzel günlerin hatırına bir şarap parası ver ya da al.”
Eşime:
“Sen az yürü, ben arkandan yetişirim,” dedim. Yurtdışına çıkacağım diye biriktirdiğim paranın içinden hatırı sayılır bir miktarını verdim. Baktı. “Bu çok” dedi, “sana lazım olur…”
“Bir şey olmaz” dedim, “bununla ne kısalır ne de uzarım.”
Boynuma sarıldı, yanaklarımdan öptü…
“Gittiğin yerde eski dostları görürsen selamımı söyle” dedi.
Koşarak eşimin arkasından yetiştim. İçimdeki hüznü eve kadar taşıdım.
Birkaç ay sonra yurtdışına çıktım. İsviçre’ye iltica talebinde bulundum. Kabul edildi. Faruk’u birilerine sordum. “Kötü” dediler.
2013’te Hollanda’da oturan Cemal arkadaş Kısa’yı, evlerinin önünde otururken gördüğünü söyledi.
“İçim ezildi” dedi, “o evleri var ya; it bağlasan durmaz bir haldeydi. Kasaları, çerçeveleri dökülmüş, sıvaları kel keldi. Viraneydi kısacası.”
Evdeki herkes başka bir yerlere taşınınca ev Kısa’ya kalmış… Kısa da kederini eve yansıtmıştı…
Bundan bir iki ay sonra Kısa’nın akciğer kanseri olduğunu duydum. Erimiş, ufalmıştı. Ameliyattan kısa bir süre sonra yıldızlara sessizce, tek başına uğurlandığını duyunca üzüldüm, mahzunlaştım. ‘Hayat ne kadar acımasızmış’ diye düşündüm. ‘Yoldaşların vefasızlığı ve acımasızlığı hayattan daha betermiş!’
Kısa Faruk öldü, bir haberi bile yapılmadı. Ben yaptım yalnızca. Fazla kimse tıklayıp da okumadı. Faruk’a kızgındılar belli ki. Bir Faruk mu suçluydu sanki? Bunda bizim hiç mi payımız yoktu? Sonra aklıma bir soru gelip takıldı: ‘Parti-örgüt ve halk için yirmi dört saat çalışan profesyonel bir devrimci, parti ve örgütünden koptuğu takdirde ne yapardı? Hayatı yeniden yakalar mıydı? Yoksa karaya vuran bir balık gibi sersemleyip bocalar mıydı?’ İşin içinden çıkamadım.
Tüm bunları düşünürken, Kısa Faruk’un küçük, çipil çipil gözleri geldi gözümün önüne. Gülümsedi. “Dostlarımı görürsen selamımı söyle…” dedi.
ON ÇOCUKTUK Anı/Öykü Kİtabımdan

Kategori: