Yamalı Halı

Nural Yılmaz kullanıcısının resmi
İç sesimi dinliyorum.
Ağlıyorum. 
Nedir beni ağlatan?
Bilmiyorum…
Öylesine kırgın ve öylesine kızgındım ki!

Öfkem dinmek bilmedi yıllarca!

"Öfke Kontrolu" eğitimleri falan hikaye yani. Hiçbir eğitim o ikisine olan öfkemin derecesini bile düşürememişti.

İki gün, üç-beş hafta, beş-on yıllık bir öfke değil bu üstelik. Ömrümün akışına imza atan o iki kişiye olan öfkem, hayatımın her anını alt üst etmişti.

Ta ki bundan tam 42 gün önce ve bu arayla ikisini birden peş peşe kaybedene kadar. Varlıkları bile zaten çok uzağımdaydı. Varlar veya yoklar, hiç mi hiç ilgilendirmiyordu beni son sekiz yıldır.

Son sekiz yıldır ikisini de ne gördüm ne de seslerini duydum. Hayatta isteyeceğim son şey olurdu bu. Üstelik son sekiz yıl, neredeyse her gün, onlara olan öfkemi içimde büyüterek geçti.

Yalan söylemişlerdi bana. Hem de benim hayatımı ilgilendiren çok önemli bir konuda. Hem de hayatta en çok istediğim şeyle ilgili. Hem de bir "can" uğruna. Hem de beni çok sevdiklerini söyledikleri halde.

Hayatımın tüm akışını, kaderimi değiştirmişlerdi. Sahip olmak istediğim en önemli şeye onlar yüzünden sahip olamadım. Öfkem dinmedi yıllardır. Onları hiç af etmeyeceğimi kazımıştım beynime. Bunun sonsuza dek süreceğinden öyle emindim ki…

Kötülük ettiler bana. İnsanın insana yapamayacağı türden bir kötülüktü bu üstelik. Anne olamadım onların hataları nedeniyle. Hatalarından geçtim yalanları ve kurdukları kumpas ile hayatım tepetaklak oldu.

"Hakkımı helâl etmeyeceğim" derdim.

"Bana yaşattıklarını yaşamadan ölmesinler" derdim.

"İnleye inleye can versinler" derdim.

"Ölmek için yalvaracak hale gelsinler" derdim.

Ve 42 gün önce o iki kişiden birinin, bugün de diğerinin ölüm haberini aldım.

İkisi de yok artık.

Hayat ırmağımın akışını değiştiren o iki kişi yok artık!

Peki ya şimdi?

Nasıl mı hissediyorum kendimi?

Hani onca nefretimi toplayan ve beni öfke topu haline getiren bu iki kişinin ölümü bana ne mi hissettirdi?

Tuhaf bir duygu!

Öfkesinin yerini acıma duygusuna bırakmış birinin çaresizliği gibi bir şey üzerimdeki...

Benden yardım bekleyen birinin elinin havada boşta kalması gibi…

Kolu kanadı kırılmış biri gibi…

Yıllarca öfkeyle andığım o iki insan yok artık.

Onları kaybetmenin üzüntüsü değil şu an hissettiklerim.

Başka bir şey…

Üzüldüm mü ölümlerine bilmiyorum ama sevinmediğim kesin.

Ağladım! Epeyce ağladım. Bir devrin artık tamamen kapandığını hissettim.

Ölümün karşısında ne kadar çaresiz kalınabildiğini gördüm.

Dünyanın en zalim insanının bile ölüme "dur" diyemediğini gördüm.

Biliyordum bunları elbet ama yaşayarak görmek gerekiyormuş.

Şu an ki ruh halim ve aklım olsaydı yine öfke kaplar mıydı içimi?

Bilmiyorum.

Bilmiyorum ama yine de o zamanlar eğer şu an ki kalbim olsaydı, bunca öfke biriktirmezdim içimde.

Daha o ilk başlarda kalbimin bana hissettirdiği, yanlış giden bir şeyler olduğuna dair sese kulak verirdim. Yolumu ta o zaman ayırır, başımın çaresine ta o zaman bakardım.

Pişmanlık mı bu?

Hayır değil!

Sadece yaşanarak, tecrübeyle öğrenilen şeylerin bir öz sorgulaması. Bunları da yaşamam gerekiyormuş demek ki!

 

Sonuçta güzel şeyler de yaşadım. Güzel mantı yapardı gençliğinde meselâ. Homur homur suratsızın tekiydi ama sayılı zamanlarda da olsa güldüğü zaman başka biri olurdu sanki…

"Kadının kıyafetinin bir tarafı açık dekolteli olacak" derdi. "Ya yakası ya yırtmacı dikkatini çekecek erkeğin"

Öte yandan "haftada iki defadan fazla beraber olmayın. Oğlum erkenden işe gidiyor, yorgun düşer" demeyi de ihmal etmemişti."

Gardropta asılı eteklerimin fermuarları açık mı kapalı mı olduğunu da güya çaktırmadan kontrol ederdi. "Kadın dediğin düzenli olmalı, fermuarlar kapalı durmalı" derdi.

Külotlarımın olduğu çekmeceyi bile karıştırdığını tespit etmiş ve çok sinirlenmiştim evimi ona emanet ettiğim zamanlarda.

İnadı bir keçininkinden beterdi. Patavatsızın önde gideniydi. Kime ne zaman ne söyleneceğini bal gibi bilir ama domuzluğundan "höt höt" konuşurdu herkesle.

Cimriliği tartışılmazdı. Dünyanın en cimri kadınıydı. Buna rağmen çeyizinden kalma, şu an en az 65 yıllık porselen pasta takımından kalan üç minik tabağı ve en az 150 yıllık yırtılıp yamanmış minik bir el dokuması halısını bana vermişti çok sevdiğim için. Halâ kullanıyorum o yırtık halıyı ve kenarı kırık tabağı.

Bugün ondan kalan bu iki eşyaya tekrar tekrar baktım. İçim bir hoş oldu.

Zaman zaman bohçasını açar, el işi dokumalarını gösterirdi özenle. "Ben ölünce şunlar senin şunlar da…" derdi.

Ona aldığım hiçbir hediyeyi beğenmezdi. Bulaşık makinası almıştım bir anneler gününde. Ona bile sevinmemişti. Mini fırını sevmişti ama yine de o yuvarlak demode fırınını kullanmaya devam eder, mini fırın biblo olarak durur ve onda sadece balık pişirirdi. Tek beğendiği hediyem, nevresimi çıt çıtlı hazır yorgan seti… Bayılırdı ona. Sabahları özenle düzeltir, neredeyse yazın bile o yorganla uyurdu.

 

Beni severdi her ikisi de. Biliyorum.

Biliyorum severlerdi beni..

İki oğlunu da aradım bugün.

"Ne çok severdi seni" dedi.

Evet doğru! Severdi.

 

"Acaba" dedim yıllar boyu.

"Acaba benim de bir oğlum olsaydı, onun için ben de bir başkasının evladının canını acıtır mıydım?"

Olan oldu ve her şey geride kaldı.

İç sesimi dinliyorum.

İçim sızlıyor.

Ağlıyorum.

Nedir beni ağlatan?

Bilmiyorum…

Ölüm onu da aldı yanına…

Af ediyorum ikinizi de…

Af ediyorum.

Af ediyorum.

Af ettim…

Rahat uyuyun.

Allah rahmet eylesin ikinize de…

Beyaz yalana bile tahammülüm olmaması işte tam da bu yaşanmışlıklarımdan dolayıdır…

Siz siz olun, sonunun kötü olacağını bile bilseniz yalan söylemeyin kimseye.

Hele ki sevdiklerinize asla!

Nural YILMAZ

31 Ekim 2017, Fethiye

 

 

Kategori: