Yazmak Eylemi ile Sözün Gücü[*]
durumunu görmeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.”[1]
Son zamanlarda yazmak eylemi ile sözün gücü “tartışılır”(?) oldu!
durumunu görmeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.”[1]
Son zamanlarda yazmak eylemi ile sözün gücü “tartışılır”(?) oldu!
her şeyden önce tüm dünya insanlığı tarafından kabul edilen temel felsefelerden, Materyalizm veya Metafizik ilkelere göre ele alınır. Her iki felsefeden hangisi tercih edilirse edilsin, bu felsefeye halkların dil, kültür ekonomik ve inançsal yapıları da eklenerek son şeklini alır. Bilindiği üzere Materyalizm; maddesel somutluk üzerine var olmuştur. Metafizik ise; fizik ötesi manevi, yüce varlık adıyla şekillendirilmiştir. Bu felsefelerden yola çıkan lider veya toplumlar, benimsedikleri felsefeyi kabul ederken bunun uygulanmasındaki siyasal argümanları oldukça geniş ve çeşitlidir.
hastaların çektiği acıyız
Yazmak yaşamaktır; yaşama dokunmayan yazın, bir tomar kâğıt israfıdır.[2]
Durup dururken yazamaz insan. Yazmak için bir derdinin, tarafının olması gerek. Başka türlüsü olmuyor, olamaz da.
“Yazmak” dedim: Yazarın görevi sorunu çözmek değil, soruna taraf olarak ifade etmektir. Tam da bunun için yazar, başkalarından daha çok zorlukları göğüslemek zorunda olandır.
Selçuklularda gerekse Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk ve Türklük diye bir kültürden kimse kesinlikle bahsedemez. Her üç imparatorluk tamamen İslami Devşirme mantıkla Fars ve Arap kültürüyle yozlaşmış bir oluşumdu. Eldeki mevcut kaynaklar ve tüm uygulamalar bunu yeterince kanıtlıyor. 1919’dan itibaren Atatürk ve arkadaşları, Anadolu başta olmak üzere, Ortadoğu’daki büyük bir kültürsüzlük, yok oluş içerisinden çıkıp, yeniden bir devlet oluşturmaya çalışmıştır.
başta kendi içerisinde ve Anadolu toplumu ile, derin bir doku uyumsuzluğuna sahiptir. Bu uyuşmazlık din, siyaset, ekonomi, felsefi ve kültüreldir. Bu çelişkilerin neler olduğu detaylarıyla açıklanmıştır.
Sivas'a gelenler, sözün gücüne, türkünün sesine, düşüncenin özgürlüğüne inanmış insanlardı. Aziz Nesin'in cesur duruşu, Behçet Aysan'ın şiirleri, Metin Altıok'un inceliği, Uğur Kaynar'ın mücadelesi, Hasret Gültekin'in sazındaki tüm Anadolu, Nesimi Çimen'in sesindeki hakikat, Asım Bezirci'nin bilge emeği... Hepsi, Pir Sultan'ın yüzyıllar sonraki mirasçıları olarak oradaydı. Kitaplarıyla, sözleriyle, ezgileriyle, insanlığın ortak değerlerini taşımak için.
Her insan biraz arayış içindedir. Her insan ilgi ister, ödüllendirilmek ister. Sevgi ister. Bazen alay edilmek pahasına da olsa...
Öğrenciler, 180 iş günü ve yaklaşık 8 ay süren eğitim-öğretim yılı maratonunun yorgunluğunu, 3 ay sürecek yaz tatilinde atacak.
Öğrencilerimiz ve tabii ki ailelerimiz ve öğretmenlerimiz karne heyecanı yaşıyor. Güzel yavrularımız gözlerinden öpüyor, sıhhat, sağlık, afiyet ve başarılar diliyorum.
Bu mutlu günümüzde böylesine güzel, başarılı, harika karnelerle tamamladığınız için beni de birçok anne ve babaları hatta öğretmenlerimizi de çok sevindirdiniz.
Anlaşılmak kadar anlamak da…
Bazı insanlar, kelimeleriyle değil varlıklarıyla iyileştirir bizi. Sessiz sedasız yanımızda durmaları bile yeter. Çünkü iyi insan, sadece iyi davranan değil; iyiliği bir yaşam biçimi haline getirendir.
Anlatmak içimizi boşaltır evet, ama dinlemek bir başkasının yükünü hafifletir. Anlaşılmak bizi değerli hissettirir, ama anlamak karşımızdakine değer verdiğimizi gösterir.
İyi insan, sesini yükseltmeden duyar ve yargılamadan dinler. Kalpten bakar, kalpten konuşur. Ve onunla karşılaşmak, hayatın bütün yorgunluğuna bir mola gibi gelir.
yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi
taşımaya ihtiyaç duymazdım.”[1]
Ölüme inat, ölümsüzleştiren tanıklığıyla fotoğrafın önemini/ değerini bilmeyen var mı? Varsa ne yazık!
XVII. yüzyıl natürmortlarındaki kuru kafa, mum, kum saati, çiçek gibi nesneler fanilere ölümü hatırlatmak için resmedilir, sembollerin dilinden anlamayanlar için kimi zaman Latincesi de yazılırdı: “Memento mori/ Ölümü hatırla”.