Ahmet Telli Abimiz[*]
yaşamın örtüsü. Çocuğun savunmasıdır şiir.”[1]
yaşamın örtüsü. Çocuğun savunmasıdır şiir.”[1]
bir canavar vardır. O zenginliğe, makama, yetkiye ve güce sahip olunduğunda, bu canavarın kişiyi nasıl bir karakter bozukluğuna soktuğunu kimse kolayca kabul etmez. Çoğunluk bu yüzden her zaman ahlâksızlaşarak yaşar. Bu belirlemenin özetiyse şöyledir.
İnsan her zaman mutlu olamaz. Zaten mutluluk çoğu zaman uzun bir yolculuk değil, kısa bir duraktır. Ne gariptir ki o anın içindeyken fark edemediğimiz mutluluğu, çoğu kez geriye dönüp baktığımızda anlarız. Çünkü mutluluğu devasa bir duygu sanırız; bu yanılgı ise avuçlarımızdaki küçük sevinçleri sessizce alıp götürür.
Kederin, hüznün ve acının birçok adı vardır. Fakat duyguların en evrensel dili gözyaşıdır. Sözcüklerin anlatamadığını bazen tek bir damla yaş anlatır.
Önce bir cümlenin içinde görünürler; sonra bir sessizlikte yer edinirler.
Bir bakarsınız, kimseye anlatamadığınız şeyleri onlara anlatırken bulmuşsunuz kendinizi.
İnsan, anlaşılmak kadar görülmek de istiyor aslında.
Kalabalıklar içinde fark edilmek değil bu; birinin, içinizde taşıdığınız kırgınlığı sezebilmesi… Sesinizdeki yorgunluğu duyabilmesi…
“Seni özledim,” diyen birinin varlığı bu yüzden değerlidir.
Çünkü özlenmek, insanın dünyada bıraktığı izin bir başkasında karşılık bulmasıdır.
“Bir okul, Devrimimizin üzerinde temellendiği yeni toplumsal ilişkilerin ve saygınlığın ilk adımlarının atıldığı devasa bir laboratuvardı. Tüm ülke için arzuladıklarımızı, dağlarda inşa etmeye başlamıştık.”[2]
Benim annemin adı Hava’ydı…
1967 yılında Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Kürkçü köyünde yaşardı.
Yoksulluğun, çaresizliğin ve imkânsızlığın hüküm sürdüğü yıllardı.
İkiz çocuklarına doğum yaparken fenalaşıyor.
Hastaneye yetiştirmek için onu kağnı arabasına koyuyorlar.
Dağ yollarında, çamurun ve soğuğun içinde, bir annenin yaşamı umutla ölüm arasında sallanıyor…
Ve o yol bitmeden; ikiz çocuklar doğuyor, annem ise hayata gözlerini yumuyor.
Ben o gün beş yaşında bir çocuktum.
Koltuğa oturdum.
Hayatıma baktım.
İçimden geçen cümle, kısa ve sarsıcıydı:
“Demek buraya kadarmış…”
Oysa insan, bir eşiğe gelince anlıyor; mesele ne kadar yol aldığı değil, o yolu nasıl taşıdığıymış içinde.
Bir zamanlar bütün kalbimle inandığım düşünceler, yıllar içinde usul usul çözülmüş.
Meğer bazı hakikatler, ancak zamanın sabrıyla görünür oluyormuş.
Çocuklar…
Bir zamanlar hayatımın merkezinde dönen o küçük güneşler…
Şimdi kendi yörüngelerinde, kendi göklerinde.
objektif şekilde anlamak ve anlatabilmek için, her şeyden önce tek tanrılı dinlerin icat ediliş tarihine bakmak gerekir. Bu dinlerin yaşadıkları tarihsel olaylar bağımsız, eksiksiz analiz edilmeden, kimin haklı kimin haksız olduğunun anlaşılması mümkün değil. İşin en garip yönü; Sünni Müslüman devletlerin büyük çoğunluğu, Yahudilere karşı tarihten gelen din düşmanlıklarına rağmen, İsrail ve Amerika’nın yanında yer almaları, İslam’ı ve Müslümanları sorgulatmaya yeten en önemli konudur.
Orhan Veli süslenme meraklısı, toplumsal olaylarla ilgilenmeyen kadınlardan birini şöyle anlatır:
“Ne atom bombası ne Londra konferansı
Bir elinde cımbız bir elinde ayna
Umurunda mı dünya!”
Cahit Sıtkı Tarancı da Otuz Beş Yaş Şiiri’nde aynalara kızar:
“Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar” diye sorar.
Barış Manço’nun bir şarkısının adı “Aynalı Kemer” dir.
Aynanın yere düşmesi, kırılması uğursuzluk sayılır. Bir türküde aynanın yere düşmesi bakın nasıl ele alınıyor:
Beklenmedik bir anda karşılaştık… Uzun zamandır görememiştik oysa. İltica ettiğini duymuştuk; nerede olduğunu bilmiyorduk. Mulhouse’da ACOTF (Fransa Türkiyeli İşçiler Kültür Derneği) etkinliğinde çıkıverdi karşımıza. Gülüşünden, insanı sımsıkı kucaklamasından bir şey yitirmemiş.